Kafa namusu

 A.Y Borke yazmış

Sanki sabah kalktığında akşam hiç olmayacak gibi gelen bir gün daha bitmişti işte. Biten günle acaba içinde kaç şey bitmişti, bilmiyordu. Ama bitenler dışında dikenler de üremişti içinde.

Açık seçik batıyordu hayat adama. Hayatın her meydan okuyuşunu, ortalarda külhan gezişini ve aymazlığından rest çekmeyi oyun haline getirişini görüyor, ama bir kez bile içinde bir yerde saklı duran o yiğit sese seslenmeye dahi cesaret edemiyordu.

Aslında bunu düşünmek bile istemiyordu. Ne zaman böylesi bir seslenişe yeltense, kulağına gelen, extreler, faturalar ve taksitler hatta standartlardan örülü bir kuşatma bildirisinin yüksek sesini duyuyor ve hemen vazgeçiyordu.

Oysa doçentlik tezini vermiş ve neredeyse profesör olacaktı. Üstelik ”Nörosensiyonel İnsan Refleksleri” gibi kulağa hiç de bilindik gelmeyen bir konu üzerinde ”bilim adamı” unvanı vardı ki bu onu açmazlara sürükleyen en önemli etkenlerden biriydi.

Bir taraftan en küçük detayına kadar insan ve insana dair olanı açıklamada bilirkişilik yap diğer yandan bildiğin her şeye rağmen hayatın içinde hiçleşmeye doğru bir serüven beğen kendine.

Yok bu böyle olmamalıydı. Ama oluyordu ve ”Dur” diyememek buna razı olmak ve ardından çürümeye başladığını bilsen de senden gelen ayak kokularına aldırmadan kendini temiz kabul edip gezmek çok ahlaklı değildi.

Tüm bunları düşünürken oturduğu koltukta, gözleri yük şileplerinin ağırlığında yavaşça kapanmaya başladı. Uyumak istiyordu aslında. Derin ve soluksuz uyumak. Ölüme benzer bir hissizlikte uyumak. Uyurken bir daha uyanmayacağını düşünüp uyumak istiyordu.

Ansızın kapının açıldığını duydu. Kendine seslenen eşiydi:

- Erken gelmişsin. Umarım keyfini kaçıracak bir şey olmamıştır.

Oturduğu yeri nerdeyse boğulduğu yer kabul etmeye hazır, uyuşmuş hatta ölgün bir çift gözle karşısındaki insanı da bu olumsuzluğuna çabucak ortak etmeye istekli bir duruşu vardı o an. Güçlükle ve cevap vermese daha iyi olacak ama cevap vermek de gerekiyor imajı yaratarak, dudaklarına talihsiz ve küstah bir tebessümü eklemeyi de ihmal etmeden:

- Demek keyfimi kaçıracak bir şey olmamasını umuyorsun. Ya ben sana bugün de keyifli olmak için neden bulamadım, dersem ne olacak?

Dedi ve o anda hiç sebepsiz bir gerilimin düğmesine dokundu.

Bu şekildeki ifadelerinin başka bir üniversitede öğretim görevlisi olan eşinde hangi tipte teyakkuzlar yarattığını biliyor ve özellikle huzursuzluk yaratıyordu.

Çok uzun süredir evli olduğu bu kadının, olaylar karşısındaki davranışlarını tetikleyen nedenleri iyi bildiğinden ve ayrıca neye, nereye kadar katlanacağına dair kırmızı çizgileri neredeyse ezberlemiş olduğundan, konu eşi olunca hayata karşı duruş sergileme anlamında gösterdiği beceriksizlik, korkaklık ve kararsızlık yerini ansızın fiktif bir cesaret hatta oradan da küstahlığa bırakıyordu.

Ama kendisi gibi bilim insanı olan eşi artık geçmişte gösterdiği sert ve uzlaşmasız tavrını, eşinin bunu hangi iradeyle yaptığını anlamış olmasından dolayı, dikkate almamaya, ciddiyetsiz bulmaya ve neredeyse evdeyken o yok gibi davranmaya dönüştürmüştü.

İşte bu yüzden kurduğu cümlenin yanıtından yemek öncesi küçük çaplı bir tartışma üretmeyi bekleyen adamı şaşırtmak ve onun istemediği cümleler kurarak, beklentisiyle uzlaşmaya çalışmak yerine tam da eşinin istediği tarza ve minik minicik, yemeklerden önce bir ölçek tartışmasına razı olduğunu göstermek için

- “Sende ‘mutsuzluk ishali’ var ve bu bilim için henüz öncelikli mesele haline gelmedi. Bu yüzden en iyisi tuvalete git ve geçici çözümlerle idare etmeye çalış. Ya da gel, çocuklar gelmeden birlikte yemek hazırlayalım” dedi.

Adam eşinin ironik söylemine bozulup az önceki yüzünü ve ifadesini kendisinin de aslında uzatmaya çok istekli olmadığı şekline çevirerek:

- Evet bende ‘mutsuzluk ishali’ var, doğru. Ama bu ishalin asıl sebebi sen ve senin gibilerin hayata karşı kayıtsızlıklarından, gelişmenin üretmenin yenilenmenin önü tıkandığı için akmayan sularda oluşmuş durgunluktan yayılan mikroplardır. Bir kez olsun içinizde her nerde saklı ise onurlu bir yurttaş olmaya dair kaygıyı sokaklara dökme isteği oluştu mu söyle?

Eşinin bunu sonsuza kadar devam ettirebileceğini ve bunun onu mutlu ettiğini bilen kadın, sağ işaret parmağını söylev moduna geçirmiş adamın yanağını okşayarak

- “Tamam canım, komünist manifestoyu yemekten sonra yeniden gözden geçirir ve kesmezse bir miktar Nazım bir miktar da Freud ve Fromm okur öyle yatarız. Bak çocuklar gelecek yemek hazırlamam lazım” diyerek bu konunun noktasını raftan indirdi.

Adam bu yenilginin ilkin işaret parmağında başlayarak kangrene dönüşmemesi için daha da uzatmadı ve

-”Peki çok hürmetli Rosa Luxemburg, pardon Ayn Rand demeliydim, afedersin. Gelenek bağımlılığı içindeki feodal dilinizin kürek gibi olduğunu gördüğümden, aynı dilin bir uzantısı olarak yemek yapmak gibi domestik bir işin tarafınızın asli görevleri arasında olduğunu düşünüp beni yemek hazır olduğunda çalışma odamdan çağırmanızı bekliyorum” diyerek mutfaktan çalışma odasına geçti.

Adamın çalışma odası bir anlamda kendi cumhuriyeti gibiydi. Odaya giriş çıkış ve oda içinde ki konuşmalar ve çalışma notları, kitapları ve diğer donanımlarından faydalanmak isteyen her ev bireyi adam tarafından konulmuş ve bir anlamda anayasa hükmünde olan bazı kurallara tabiydi.

Oda küçük ama her halinden önemli bilimsel çalışmaların yürütüldüğü bir alan olduğunu hissettiriyordu. Adam bu alanda özgürleşiyor ve rehabilite oluyordu. Buraya ait tüm kuralları kendi koyduğundan ve kaldırdığından hayatla arasında sürgit devam eden çekişememe esnasında kaybettiği tüm motivasyonu bu odaya dair gerekli gereksiz uygulamalar geliştirip yeniden ele geçiriyordu. Hatta elinden gelse yemekleri bu odada yiyecek ve burada uyuyacaktı.

Aslında düşündüğü zaman yaşadığı ortalamanın üstündeki hayat için gerçekten çok çalışmış ve şimdilerde sıradanlaşan evliliği boyunca eşine karşı hep ölçülü ve asıl olanın sevgi olduğu bilinciyle hareket etmiş, dayanışma içinde birlikte başarmışlardı ayakta kalmayı.

Ne kadar da düşündeki kahraman olmasa bile kendi ailesinin huysuz,aksi çok konuşan ve kendi dünyasından ithal ettiği yaklaşımlarla aileyi bezdiren çok bilmiş kahraman babası olmayı başarmıştı.Ama adam hangi kamayı neresine batırdığında hangi acıyı hissedeceğini bilecek kadar bilinçliydi.

Açık seçik farkındaydı ki tüm bunları, bildiği diğer yaşamsal biçimlere rağmen başarmıştı. Arkadaşları okullardan kovulduğu zaman o kovulmamayı, kovulamayacak şekilde yaşayarak sağlamıştı. Akranları ülke hapishanelerinde onun da çok iyi bildiği doğrular için uzunca süreler esaret altında kalmıştı. Ne yapabilirdi ki?

Evliydi ve ardına kadar açılmış yelkenlere rüzgar dolduracak yerleri istemden de olsa geçmişti. Evet biliyordu bilinmesi gerekeni ama artık bu neye yarardı ki. Her yalnız kalışında üzerine çöken bu suçluluğa neredeyse alışmıştı fakat bir türlü bunu giderecek yolu bulamıyordu. Bunun altında ezildikçe, buna bir çözüm bulamadıkça kişiliği bölünüyor ve iki farklı insan oluyordu.

Bir yanı kendini ateşlerle sınayan direngen ve savaşçı kavga kahramanı bir yanı yaşadığı ve yaşattığı ailenin mevkisini düşünen öğretim görevlisi ve teslimiyetçi. İkisi de olmak istiyordu. Ama ancak biri olabileceğini bilecek kadar çok yaşamış ve öğrenmişti hayatı. Tüm bunları düşünürken zilin yeniden çaldığını duydu.

Çocuklar gelmişti. Küçüğü orta 2′ye büyüğü lise sona giden ve delikanlılığa adım atmış iki güzel çocuk. Aydınlık yüzleri ve düşünceleri olan, rafine yetiştirilmiş, kendiyle barışık ve özenli, iki öğretim görevlisinin iki cin gibi çocuğu. Çocuklar gürültüyle kapıyı kapattılar ve adam büyük olanın sesini duydu:

- Anne haşmetli hükümdarımız gelmiş ve saltanatına çekilmiş sanırım

Anne gülümseyerek önce çocukları baştan ayağa süzüp ve yüzlerinde her zamankinden farklı bir görünüm var mı,diye baktıktan sonra:

- “Evet çocuklar, Che bugün Bolivya da aradığı huzuru bulamayıp biz teslimiyetçi kitleye daha fazla heyecan vermek ve biraz daha ajite edebilmek amacıyla o çok kıymetli vaktini bize ayırarak eve erken gelmiş durumda. Bizler de bizi onurlandıran ve karanlıklar içindeki sefil yaşamımızı aydınlatma ihtimali olan, evimiz topraklarının yetiştirdiği bu nadide insanın rahat edebilmesi için elimizden geleni yapacağız. İşe o şu anda bizim için çalışırken onu rahatsız edecek ses tonlarımızı düşürüp sükunet sağlayarak başlayabiliriz” dedi gülümseyerek.

Adam odasından çıktı, evin annesi ve çocuklarının karşısına geçip bir süre onlara baktı. Çocuklar bu bakıştan sonra annenin keseceği zamana kadar devam eden bir nutuğun geleceğini biliyordu ama düşündükleri gibi olmadı.

Adamın yüzündeki her zamankinden değişik mutsuz ifade fark ediliyordu. İki çocukta hemen babalarına sıkıca sarıldılar ve:

- “Baba neyin var. Tamam bugünlerde devrim olma ihtimali olasılık olarak zayıfladı ama matematik bilirsin ki kabuller bilimidir. Ve biz seninle birlikte sen hangi olasılığı hesap etmişsen onun gerçekleşeceğine inanıyoruz” dediler.

Kadın da çalışma odasından çıkan adamın yüzünde her zamanki ve çocuklar gelmeden önceki mutsuzluktan farklı bir şey olduğunu fark etti. Kadın tam bir şey söylemeye niyetlenmişti ki küçük olan devreye girip:

- “Babacığım her ne olmuşsa bunu konuşmak için aile meclisini toplamadan önce yemekten sonra şöyle kıran kırana bir scrable oynayabilir miyiz” diye sordu.

Adam gülümseyerek :

- “Elbette oynayabiliriz. Ama daha sonra sizinle konuşmak ,paylaşmak istediğim bazı konular var görüşlerinizi almak istiyorum.Fakat bu sefer öyle parodi haline getirmeden ailenin üç erkeği ve annesi yetişkin insanlar olarak konuşacağız” dedi.

Çocuklar her ne kadar babalarının böyle tragedyal konuşmalar yapmasına ve çoğu zaman da bu konuşmaların yine babaları tarafından traji-komik şekilde sonlandırılmasına alışkın olsalar da bu sefer bir farklı durum olduğunun farkına varmışlardı.

Ailenin tüm bireyleri en azından şu an bu her ne ise ertelememeye ama mevcut gerginliğinde konuşmalara yansımaması için yemek ve oyundan sonra olmasına ortaklaşa karar veren yüz ifadelerine bürünüp sofrayı birlikte kurmaya başladılar.

Yemek yenildikten sonra hemen masa toplandı ve oyun kuruldu. Hep yaptıkları gibi neşeyle oynuyorlar ve gerçekten çok ilginç sözcükler buluyorlardı. Bir süre sonra sıra küçük olan çocuğa geldiğinde tahtaya ar yazdı. Anne ve adam birbirleri ile kısaca bakıştıktan sonra adam küçük çocuğa:

- “Ar ne demek oğlum?” diye sordu.

Küçük çocuk kahkahaya tekabül edecek bir gülmeyle hiç tereddüt etmeden:

- “Yahu daha ‘ar’ne demek onu bilmezsiniz, bir de üniversitede öğretmen olmuşsunuz” dedi.

Adam ve anne son derece dikkatli bir şekilde küçük çocuğun cümlesinin devamını bekliyordu. Eğitimci olmalarından dolayı hem çocukların okudukları müfredatı hem de onların yaşlarına göre öğrenme ve algı seviyelerini bilmelerinden dolayı küçüğün bu kelimeyi yazmasını garipsemişlerdi.
Dahası bunun içermesini neyle açıklayacaktı onu merak ediyorlardı.Küçük çocuk yüzünde yıldız gibi parlayan o duru gülümsemeyle devam etti:

- “Ar ne demek? Ar insanın kendine yakışanı giymesi demek” dedi ve yeniden kahkahayı bastı.

Adam ve anne ciddiyetini muhafaza ederek küçük çocuğun bunu yazması ya da yazabilmesindeki asıl neden ve birikimi gerçekten merak ettiklerinden,Adam ısrar edip küçük çocuğa

- “Anlamını bilmiyorsan kabul edemeyeceğiz ve sana anlamını bilmediğin bir kelimeyi sormaksızın tahtaya yazmayı da yakıştıramadım” dedi.

Küçük çocuk birden yüzünde ki gülüşü bir yana bırakarak son derece ciddi bir ifadeyle:

- “Kim demiş bilmiyorum diye, tabii ki biliyorum. Ar ‘kafa namusu’ demektir” dedi.

Hem anne hem adam neredeyse donup kalmışlardı.Kendi yetiştirdikleri bu küçük çocuğun bu yaşta kafa namusu gibi bir kavramı her nasılsa öğrenmiş olmasından mutlu oldular.

Adam o an anladı ki kendine ne kadar yüklenirse yüklensin aslında çok iş başarmıştı. Böyle çocuklar yetiştirerek,kendi yetişemediği ne varsa arada ki mesafeyi çoktan kapatmıştı. Ve ülkesinin yarın umuduna namusla hazırlanan harca,kendi canından ve düşünden çoğalmış pırıl pırıl iki evlat katmıştı.

O farkında olmasa da çocukları namusu apış arasından kafaya çoktan taşımış ve gerçekten şairin dediği gibi “her birinin ayva tüyü çilleri için” adam çoktan hayata postasını koymuştu bile.

2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , ,


21 Kasım, Çarşamba , 2007

Öneri: (Sponsor)

5 Yorum yapılmış

  1. +1
     
    Demir

    Çarşamba, Kasım 21st, 2007:

    Zaman zaman insanın kendi içine doğru yaptığı yolculuğun izlerini taşıyan, zaman zaman insanın en yakınları arasında bile nasıl yalnız hissedebileceğini vurgulayan ve bazen biz farketmesek de, kendimizi,hayat görüşümüzü ve umutlarımızı, olabildiğince çocuklarımıza taşıyarak kendi yeniden doğuşumuzu gözle görünür hale getirmenin resmini bize çok güzel anlatan yazını keyifle okudum sevgili A.Y Borke.

    Harikaydı..Kutlarım.

  2. +1
     
    A.Y Borke

    Çarşamba, Kasım 21st, 2007:

    Sevgili Demir
    Nezaket ve incelik dolu sözlerin için çok teşşekkür ederim.Ben aslın da şiir yazıyorum,kısa hikaye yazmaya e anlatla başladım desem yeridir.BU tür de yazdıklarımın ise hem türün yapısal gereklerine hem de biçimde örneğin senin yetkinliğine ermediğinin farkındayım.Bunlar adının özne olduğu yazılarla karşılaştırılamaz bile.Ama okuyup ama anlamaya çalışıp,birde üstüne yorum yazmışsın ya, başın gözün varolsun ne denir ki

  3.  
    Demir

    Çarşamba, Kasım 21st, 2007:

    İltifatların için çok müteşekkirim ama.. Tarif ettiğin kadar değilim ben.
    Ayrıca sanırım bir ortak yanımız daha çıktı ortaya. Ben de şiirle başladım yazmaya . Üstelik elimden geldiğince iki dilde yapmaya çalışıyorum bunu.

    Zorluyorum anlayacağın…

  4.  
    asena75

    Perşembe, Kasım 22nd, 2007:

    ay börke, senin bu sayfaya gögün hangi katinda düstügünü sordugumda hic te abartmamisim. bunu anladim. yazi hayli uzun ama zevkle okunuyor ve detaylarda saplanip kalmamis olmanda yaziyi daha degerli yapiyor.

    evet bu adamda mutsuzluk isali var o kesin. elinde olanlarin sevincini degil olmayanlarin üzüntüsünü cekmekten yasamaya vakti olmayan bir adamin hikayesi. yani mutsuzluk sanati kitabina yeni yepyeni bir örnek. ama cabuk toparladi. bunu da ufakliga borclu insallah bu minvalde gider de hayattan biraz zevk alir.

    ar in kafa namusu oldugu bilinci sayende bende bu gün basladi ve sana yerden göge hakverdim.

    benden genc oldugunu tahmin ettigimden bu bilince erken yasta ulasabilmis olman da kutlanmaya deger. lütfen yazmaya devam et. bir zaman fakiri olarak okumakta zorlaniyorum. ama eminim yazilarindan cikacak sonuclar yetmeyen zamanimi kurban etmeye deger.

  5.  
    A.Y Borke

    Salı, Kasım 27th, 2007:

    Sizin gibi insanların böyle yorumları ,böyle destekleri,böyle kendilikli anlayışları olduğu sürece ne ben yazmayı bırakırım ne de sizin erdemli algınıza karşı sorumluluğumu unuturum.Çok teşekkür ederim efendim.İncelik göstermişsiniz.

Kafa namusu başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress