Kahverengi bulutlar ve ateş böcekleri
anafikir yazmış
Kollarını iki yana açmış, öylece duruyordu ayakta. Yüzü bulutlara dönük ama gözleri kapalıydı. Yanağında kıvrık bir gülümseme vardı. Kıvrık ve mutlu.
Rüzgar kulağında ıslık çalıyordu. Kıvrık yanağı yüzünden istemeden aralanmış ağzından içeri, saçlarının arasına ve yakasından göğsünün içine küller sokuşturdu rüzgar. Gıdıklandı. Daha bir gülümsedi.
Toprağın ıslak ve çamurlu kokusunu aldı, çekti içine. Öyle derin çekti ki, genzi yandı. Toprağın kokusuna duman ve barut karıştı birden. Korktu.
Gözlerini açtı. Bulutlar kahverengiydi, kahverengi ve soğuk. Gözlerini tekrar kapadı. Sevmişti bu rengi ve bu serinliği.
Açık olan kolları ağır gelmeye başladı. Ne zamandır açıktı kolları bilmiyordu. Sanki kitabın herhangi bir sayfasını açıp okumaya başlamış gibi oradaydı. Sanki birden orada belirivermişti, bir anda.
Ağır kollarıyla kendine sarıldı, üşür gibi. Üşümüyordu ama soğuk olduğunu hissediyordu, üşümeliydi.
Islık, derinlerden ve uzaklardan artarak gelen bir düdük sesine dönüştü. Rüzgar yalan mı söylemişti?
Sonra ateş böcekleri… Sarı sarı çizgiler çize çize üzerine gelen yüzlerce ateş böceği gördü. Kulağının yanından, saçlarının arasından cız cız öte öte geçiyorlardı. Hiç bu kadar hızlı uçarlarken görmemişti onları. Havayı çizercesine, kazırcasına sesler çıkarıyorlardı.
Aniden çınlayan bir ses deldi adeta kulağını. Öyle ince ve keskindi ki bu ses, kulağı acımıştı sanki. Başını indirdi. Ateş böceklerinden birkaçı önündeki paslanmış ve çamurlanmış metale çarpıp, sekiyorlardı oraya buraya. Ateş böcekleri o levhaya öyle hızlı çarpıyorlardı ki…
Neden çarpıyorlardı ki? Görmüyorlar mıydı? Ateş böcekleri?
Levhanın hemen yanında bir miğfer gördü. Arka ucu çatallı çatallı parçalanmış ve çatlamış. İçinde siyaha çalan, kırmızı, çamurlu bir su.
Sonra birden, düdük sesi iyice bağırarak, çığlıklar atarak tam ayağının dibine düştü. Düştü ve toprağı koyu kahverengi bir deniz dalgası gibi üzerinden aşırdı. Kulaklarının ve gözlerinin içine, saçlarının arasına, ağzına, siyah ve iyice hırpalanmış postallarıyla kalın çoraplarının arasına, kalın, koyu yeşil gömleğinin uzun gelmiş kollarının kıvrılmış katlarının kıvrımlarına doldu toz toprak.
Yağmur gibi toprak yağıyor, biraz önce kahverengi bir aydınlığı olan ova, kapkaranlık oluveriyordu. Tozların arasından cılız, donuk ve sanki üzüntüden biraz sonra sönüverecekmiş gibi baygın haliye güneş ince ince, çizgi çizgi süzülüyordü.
Toz toprağı yararak gelmeye devam ettiler ateş böcekleri. Bir tanesi, koyu yeşil gömleğinin omzundaki küçük yan cebinin sağından girip arkasından çıktı sanki. Duvarlardan geçebilen hayalet insanlar gibi… Korktu hayaletleri düşününce… Sanki o an etrafında binlercesi vardı… Gözlerini kapattı hemen.
Güvendeydi. Loş ışıklı odasında, kahvesinin dumanı tütüyordu. Bir yudum aldı ve yanıbaşındaki yastıkta dünyanın en saf ve temiz yüzü gibi uyuyan kadına sarıldı uyandırmaktan çekine çekine…
Çok öncesinden, çok sonrasına kadar nice ateş böcekleri koyu yeşil gömleklere saplandı, nice miğferler parçalandı, nice kadınlar beklediler evlerde… Beklediler buruk bir umutla. Mezarlar gördüler ama yine de beklediler bile bile…
Hiç gelmeyecek olanı beklemeyi seçtiler. Ateş böceklerinin vurduğu darbe öyle ağırdı ki, yaşamlarının geri kalanında başka adamları sevebilecek kadar bile arzu bırakmamıştı.
Kadınlar beklediler, bir gün, o hiç gelmeyecek gün için beklediler. Sarılmak için, doya doya koklamak, öpmek için. “Bekleme artık” diyenlere deli taklidi yaparak beklemeye devam ettiler, içleri yanıyordu çaresizliklerinden. Delilik bahaneleri, yalnızlıklarıyla öpüşüyorlardı adamlarıyla sevişircesine.
Hiç ilgimiz olmayan büyük adamların karın ağrıları bizim böğrümüze saplanıyordu. Biz küçük insanlar minik mutluluklardan başka bir şey istemiyorduk ki? Misal yanımızakine sarılsak, tenine dokunsak, o bizim gözlerimizin içine akıverse sıcak sıcak, bu kadarı bile kıvırırdı yanağımızı, ısıtırdı içimizi.
Ne işimiz vardı ki bizim o kahverengi, engebeli ovada? Hiç tanımadığımız, hiç de sinirlenmediğimiz insanları öldürmek de ne demekti?
Gözlerini kapayanlar görmüyorlardı. Ama bir gün onlar da karın ağrılarının mağduru olacaklardı. Yalnızca kader ve zaman meselesiydi… Bir anda kitabın ortasında bulacaklardı kendilerini, gücün ihtirasıyla boğulmaktan bıkmayan tarihin baharatlı kitabının ortasında.
|
27 Mart, Perşembe , 2008






Cuma, Mart 28th, 2008:
Yazı usta bir kalemden çıkmış .Cümlelerdeki betimlemeler çok güzel ve biraz da gizemli.Yazar anlatımına iç dünyasını katarak cümlelere belirli bir tarz yerleştirmiş ki yazılanlarda anlamsal bütünlük var gibi görünse de tam bir netlik olmadığı ve merak uyandırdığı kesin.Okuyanların algılama ,hayal ve sezilerine bırakılmış bence..
Savaşın acımazlığı,gereksizliği,hangi amaç uğruna savaşıldığının özünde bilinmeyişi,evlerde bekleyen kadınlar..Umut-umutsuzluk,dram,hüzün,mutluluk..Hepsi birbirine giriyor.Her okuyanda değişik çağrışımlar oluşacaktır.
Cuma, Mart 28th, 2008:
Kısaca ”Bir askerin iç dünyasında haksızlığa itirazı ve mutsuzluğu ve sessiz haykırışı”diyebilirim ben buna..
Cuma, Mart 28th, 2008:
Anafikir çok güzel bir yazı,tebrikler.Daha önceden sana artık usta bir yazar olduğunu,yazmaya devam etmeni söylemiştim.
Gerçekten çok güzel olmuş,yazmadan duramadım.Sanırım kısa bir süre önce Çanakkale Savaşı ile ilgili bir şeyler okudun veya izledin.İşte her neyse yoğun duygular yaşamışsın ve yazıya çok güzel aktarmışsın.Duygusal,çok etkileyici ve kaliteli bir yazı okudum.Teşekkürler…
Cuma, Mart 28th, 2008:
Anafikir naptın sen ya.Aşıyorsun her hikayende.Ama bu defaki daha dokunaklı ve daha anlamlı olmuş.Kelimelrin altına yatırdığın gizli anlamlar yazıya daha da bir derinlik kazandırmış.Eline,yüreğine sağlık.
Cumartesi, Mart 29th, 2008:
Tercüme etme gereği duydum: Savaş hakkında bir kitabı okuyan kişi kendini savaş meydanında hayal eder. Oranın şiddetini görür ve sonra korkunç hayalden ayrılıp güzel gerçeğine döner. Güzel gerçekliği ise kısıtlıdır. Görmesi gerektiği acı ama geniş gerçek daha önemli olmalıdır.
Çok beğendim, gerçekten sanatsal olmuş. Zeka ve kıvraklık isteyen cümleler var.
Sorun: Tercümede hata olabilir.
Cumartesi, Mart 29th, 2008:
Beğenmenize sevindim arkadaşlar.
“En iyi çözümsel yorum” ödülünü de Stratua Rolium ve itirazımvar’a iletiyorum, kabul ederlerse : )
Cumartesi, Mart 29th, 2008:
Ben bir çözüm önerdiğimi zannetmiyorum.Ödülü sanırım sadece Stratua alacak:(
Cumartesi, Mart 29th, 2008:
Çözümleme, analiz, tahlil anlamında kullanmıştım : )
Cumartesi, Mart 29th, 2008:
Hımm..Buradaki çözüm senin iç dünyanı çözme anlamında olabilir mi?Yani bir yazar olarak yazdıklarını çözmemizi bekliyordun ve yaklaşmışız, öyle mi :D
Cumartesi, Mart 29th, 2008:
Bana kalırsa yazara en güzel yorumu ”nostaljik”yapmış.
Stratua ablamız(!) da en sona kalıp hazıra konmuş,yani kopya çekmiş:)))))