Bir çift kupanın travmatik etkisi
ismilazimdegil yazmış
Anahtarlarını buldu. Kapıyı açmadan önce derin, uzun bir soluk aldı. Bir ay, on bir gündür eşiğinden adım atmaya cesaret edemediği evine ilk kez bugün geliyordu.
Şimdi yeteri kadar güçlü müydü, emin değildi. Ama artık kaçacak yer yoktu. Eve girmeli, perdeleri aralayıp, güneşin içeri girmesine izin vermeli, camları açıp havalandırmalı, koltuğuna oturmalı, tıpkı eskiden olduğu gibi camdan dışarı bakarak kahvesini yudumlamalıydı. Sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yaşanmamış gibi.
Anahtarı deliğe soktu, çevirdi. Kapı cızırdayan bir sesle açıldı. Yaşanmış hiçbir travma eşyaların gerçeği kadar soğuk değildi.
- “Hala yağlanmayı bekleyen kapı menteşeleri” diye geçirdi içinden.
Adımını eşikten attı. İçine oturan, zihnini bulanıklaştıran acıya, korkuya, gölgelere karşı durmadı. Eşyalara sinmiş hayaletlerin ezici varlıklarına karşı koymamaya karar verdi. Onların tahakkümüne izin verdi.
Her ne olursa olsun, onu nasıl bir travma bekliyor olursa olsun, göğüsleyecek, kaçmayacak, bu evde kalmaya devam edecekti.
Camları açtı. Ortalığa saçılmış kitap, cd, kıyafetlere baktı. Ağır ağır içinin el verdiği ölçüde toplamaya başladı.
Sehpanın üstünde duran kül tablasındaki sigara izmaritlerine, kaloriferin dibinde duran puflara, üstündeki battaniyeye, yere damlamış mum izlerine, koltuğun arkasındaki bitmemiş tablolar yığınına baktı.
İz bırakmadan gidemeyenlerin ağırlığı. Başkalarının yaşamlarına sızıp, sonra her şeyi eskisi gibi yapmak bu kadar kolaymışçasına çekip gidebilenlerin geride bıraktıkları boğuk hüzün…
Bir baş hareketiyle kovdu hepsini. Gidip müziği açtı. Müzikçalarda kalan cd’deki şarkı zihninde anlık bir şoka neden oldu. Takdir- i ilahiye dair ne kadar inancı varsa hepsini aynı inancın ürünü anılarıyla birlikte kaldırıp atmaya karar vermiş biri için küçük önemsiz bir ayrıntı olarak geçiştirilmesi gereken bu durum, ne pahasına olursa olsun “direnme” kararı aldığı acılarını yine de harekete geçirmişti.
Yakın geçmişin hazin tortuları. Böylesi tatsız bir sürprize hazırlıklı değildi ama bununla da savaşabilirdi. Açıkçası başka yolu olmadığını artık biliyordu.
Müziği kapatmadı. Sıradan bir melodi. Öylesine bir sesmiş gibi dinlemeye çalışarak kahve yapmak üzere mutfağa yöneldi.
Isıtıcıya suyu koydu, düğmesine bastı. Dolaptan kahve çıkardı. Gözleri bulaşıklıkta yanyana duran iki kupaya takıldı.
Her şey; zihninde, yüreğinde direndiği her ne varsa, tanıdık, unutulmak istenen, isyan edilen, karşı konulan her ne varsa bir anda sağanak halinde boğazında düğümlendi. Vücudundaki hükmünü, kontrolünü yitirdi.
Titreyen ellerine baktı. Ellerini, kalp atışlarını, vücudundaki bölgesel seyirmelerin hiçbirini kontrol edemiyordu.
- “Mantıklı düşün” diye sayıkladı. “Saçmalama, bu yaptığın sana zarar veriyor”
Sonunda biraz sakinleşmeyi başarıp, hemen yanındaki sandalyeye çöktü. Kupalara bakmaya devam etti. Bunun özellikle yüzüne vurulan bir talihsizlik işareti olduğunu düşünmeden edemedi.
İki ay önce birlikte kahve içtikleri kupalar bile hala yanyana durabiliyorken, onlar birbirlerinin bu kadar uzağına düşmeye engel olamamışlardı. Demek o kadar aykırıydı yanyanalıkları. O denli yanlış, o denli hata. Sarsıldı sarsıldı…
Karşı koyamadığı sinir krizine bıraktı kendini. Ağladı ağladı…
Boğazındaki bütün düğümler tek tek çözülünceye, iki aydır bastırmaya, karşı koymaya, uzağında durmaya çalıştığı, yok saydığı hüznü akıncaya kadar ağladı…
Katıksız acının içinde kendini kaybedinceye kadar ağladı. Evin her köşesinde, her milimetrekaresindeki hayaletleri soluyarak, en küçük acı zerresine karşı koymayarak, ona dair ne varsa tüketmeyi umarak…
Gözlerini açtığında artık sabah olmuştu. Bütün bir gece ilikleri boşalıncaya kadar ağlamıştı. Şimdi hiçliğe yakın bir uçuculuktu hissettiği. Boşlukta salınıp duran bir toz zerresi kadar anlamsız.
Vücudunu başka birine ait bir ağırlıkmışçasına zorlanarak kaldırdı olduğu yerden. Telefona yürüdü, ahizeyi kaldırdı. Bekledi.
- “Alo. Evet benim. Ben evi satmak istiyorum. Evet. Sen halledebilir misin? Hayır, içindeki her şeyle. Hayır… Aslında ben… Benim burdan yanıma almak istediğim hiçbir şey yok… Hıhı… Yok, hayır artık dönmeyeceğim. Evet, eminim… Bir de lütfen ilk uçakta bana yer ayırır mısın?“
|
26 Şubat, Salı , 2008






Çarşamba, Şubat 27th, 2008:
İnsanın içinde de kapılar vardır açılmayı bekleyen ,açmayı bilemediğimiz ya da her nasılsa açılırken çıkardığı seslerden ,içimizi gıcırdatan kapılar.Kaçarız ,kaçılacak başka yer ,bakılacak başka yön buldukça kaçarız kapıları açmaktan.Ama ne kadar kaçsak ama ne kadar tutsak aklımızı kapılardan korusak,vardır açılmayı bekleyen kapılar,durur içimizin bir yerinde.Bir tek kalbimiz bilir açamadıkça ,açılmadıkça ne çok ,ne çoğalan acılar çektiğimizi.Bir tek kalbimiz bilir kapıları açmayı da ,unutsun ,açamasın,yanılsın diye gün gelir kalbimizden de kaçarız…
Cumartesi, Mart 1st, 2008:
Yaşadıklarından,anılarından kaçamazsın.Varsa öğle bir yer bizde bilelim.Yaşadıkların beynine hatta her zerrene öğle bir işler ki şehirden uzaklaşmak bile işe yaramaz.Ölmek bile çare değildir.Beynin yerine yeni bir beyin enjekte etmeleri gerekir herhalde.Onlarla yüzleşmeyi hatırladıkça sapasağlam kalabilmeyi öğrenmek gerekiyor ki hayat zaten öğretiyor biz istesek de istemesek de.
Cumartesi, Mart 1st, 2008:
yapılan yorumlara bütünüyle katılıyorum ve aslında herkesin hayatında olduğu gibi ben de kafamın içindekilerden kaçmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.. öte yandan bu kurgu hikaye bir “keşke” ye dair.. “keşke olabilseydi.” düşünün ki bir temenni ancak bir hikayede vücut buluyor. yorumlarınız ve ilginiz için teşekküer ediyorum…