Keşke tanımlanmasa aşk
ismilazimdegil yazmış
Tanımsız başlar aşk, adı konmadan. İsimsizliğe yazgılıymış gibi, sessizce… Sözcüklere ihtiyaç duymadan….
Bir bakıştır, bir gülüş. Boşlukta asılı bir balonun uçucu havasıdır, ağır ağır esir alan…
Önceleri herhangi birine duyulan, sıradan şeylerin genel toplamıdır. Zamanın yanıltıcı sürgitinde sinsice koyar hükmünü. Geri dönüşü imkansız gösterecek bir zincire haps eder.
Öncesiz ve sonrasız olduğunu düşündürür. Milattır, kilometre taşıdır. Yolun başı ve sonudur. Her sonda aldanmışlık hissi verendir. Uzun yollar boyu yürümüşlük hissi verdiren her şey bittiğindeyse sadece kendi etrafında döndüğünü gösterendir. Hiçbir yere varamadığını görmenin ağırlığıdır.
Ayrı ve birbirinden bağımsız gibi görünen her aşk hikayesi aslında kaçınılmaz olarak bir öncekinden feyz alır. Aynı talihsiz sonun yaşanacağına dair yazgısal kaygılar insanı yönlendirmeye başlar.
Asla gerçekten hesapsız atılamaz hiçbir adım. Ne kadar uğraşsa da “Bütün aşkları bu biricik aşkta temize çekmeyi” bu mümkün olamaz. Çünkü geçmiş sisli, bulanık anıların biriktirdiği trajedileri ardını bırakmaz aşık kişinin.
Her davranışı karşı taarruz ihtiyacı doğuracak bir saldırı ya da hamle gibi görmeye başlar. İşte bu noktadan sonra başlar yazgının kendini tekrarı, kehanetin kendini doğuruşu…
Açılmayacağından korktuğu için telefonlardan uzak durur, cevaplanmayacağından korktuğu için soruları içine hapseder, nasılsa biteceğini düşündüğü için başlangıçlara yoktur tahammülü.
Hele bir de aşkın öznesi bir önceki hikayenin öznesiyle benzerlik gösteren tavırlar içindeyse aşk geçilmesi bir yana adım atılması bile ölümle eş değer bir tehlike gibi görünür. Ve her seferinde kendine telkin edilen “Boş ver aşk olsun, acı bile olsa, sonu hüsran bile olsa olsun” gibi cümlelerin de kaygıları dindirmediği bir kısırdöngüye sürüklenir. Ama her şeye rağmen sığınılan limandır “aşk” ve son demde hep söylenen “Aşk olsun.. Yeter ki olsun“…
Tek kişilikti zaman. Tek kişilikti anlam. Dönüp bakınca yitirdiklerine anladı ve kabul etti “kendine ihanet”ti
Gerçek ve tek kişilik olan…
|
23 Mayıs, Cuma , 2008





Cumartesi, Mayıs 24th, 2008:
yazın cok güzel tebrik ederim sözler o kadar anlamlı ki her cümleyi okuyuşumda coookk uzaklara gittim acıkcası
Pazartesi, Mayıs 26th, 2008:
Aşk ne zaman isimsiz olmuş bilemedim ben. Her şey yalnızca bir şeydir ve aşk bir şeyin içinde; adıyla, sanıyla, olanca azameti ve görkemiyle her şeydir. Ama olabildiğince. Aşk gelince aklından silinmez mi insanın başka isimler ve her isim biraz da aşka devrilmez mi sormalı size.
“Önceleri herhangi birine duyulan, sıradan şeylerin genel toplamıdır.”
İnanın konu aşk olunca, böyle bir cümlenin karşısında dehşetimi gizleyemedim ben. Siz sanki aşkı biraz matematik bir yandan ya da sanki aşkı, insanın kendi sıradanlığını bozan bir öğe gibi yazmışsınız. Oysa aşk insanın olsa olsa mucizesidir, ne başlagıcında ne de bitişinde sıradanlığı olamaz, olmamalıdır. Aşk öyle çocuk, öyle büyük ve sınırları öyle derin dokunuşlarla kendini hissettiren bilinmezliğimizdir. Bildikçe, bilemediğimizdir aşk. Hep öyle kalsın lütfen.
Sonra sanki aşk için, aşkın içimize gelişinde ki tören için, hayal gücümüz de hiçbir kelime kalmamış gibi sinsilik neyin nesi. Hangi insan var ki aşkın, içine sinsice girdiğini söylesin. Aşk bence sinsice değil, bağıra çağıra, kucağında çiçeklerle, sonelerle, şarkılarla, çığlıklarla, koşarkanat gelir. Yanılmışsınız efendim.
“Aynı talihsiz sonun yaşanacağına dair yazgısal kaygılar insanı yönlendirmeye başlar.”
Siz başından aşka başlamayı planlamışsınız ama aşk insana, ne sonunu ne başını tanımlayacak, ne ortasını ne de ne kadar sürdüğünü bilecek kadar ne zaman fırsat vermiş ki. Yalnızca yaşarsınız. Kendi bilir o debdebeyi, o insanın kendini bile isteye kaybetme halinin süresini. Sonuna gelince anlarsınız sonudur. Ama ya yaşattığı oncasını ne yapmalı, sormalı size.
Benim size önerim siz, sevgiden ürkün aşk ayrıdır çünki. Çünki aşk bu dedikleriniz olamayacak kadar tanımsız, bu dediklerinizi anlamaya varmayacak kadar da içi bayram yeri serseridir efendim.
Pazartesi, Mayıs 26th, 2008:
Aşkın olmadığı hayatın boş bir hayat,onunla çekilen her acının belki bu dünya kurulalı beri çekilen en güzel acı olduğunu ve kimsenin bu acıdan isteyerek kaçmak istediğini düşünmüyorum.Sözkonusu aşk ise çekilen her acı mübahtır.
Salı, Mayıs 27th, 2008:
Biraz makyavelist bir yaklaşım olmuş ama bu mübah olma haline katılmamak mümkün olamaz. Fakat biz gene de çekilmesi muhtemel acılardan yana değil de, yaşanması sözkonusu olan ve ciğerlerimize kadar dolmasını isteyeceğimiz, mutlu aşktan yana koyalım tavrımızı hayata. Derim ben…
Salı, Mayıs 27th, 2008:
Tabiki,en güzeli ve insanı mutlu kılan,yaşama sevinci verende budur zaten.Sayın Borke.