Taşların anlamı ya da ceplerin arkeolojisi

 A.Y Borke yazmış

Cezaevinin kapısında onu gördüğü an, onca yıl görmek için görüp geçirdiği ne varsa unuttuğu andı. Orada en güzel, en görkemli haliyle, bıraktığında dudağında kalan son gülümsemesini korumuş halde duruyordu işte.

Bu an için ne çok yaşamıştı. Bu an evet, bu an için, ona sarılıp bir kez daha içi patlayıncaya dek boynunun kokusunu içine çekebilmek için ne çok yaşamıştı.

Şimdi bu anla arasında yalnızca birkaç adım kalmıştı. Oradaydı o, ama asıl istediği o değildi. O andı istediği. Yıllar süren bekleyişten, yollar süren özlemden sonra nihayet bitmişti bu zorlu süreç.

O kadar heyecanlıydı ki, sanki o birkaç adımlık yol kıtalar kadar uzak olmuş, dev adımları atıyor, uçuyordu ama bitmek bilmiyordu bu mesafe.

Koşmaya başladı. Hayır koşmak da değil, çıldırmaya başladı. Hayat bunca yıl onu yenmek için ne yaptıysa yetmemiş ama bu birkaç adımlık özlem onu delirtmeye yetmişti.

Güvercin adımlarıyla sonra çok daha kararlı ve geniş açılı sıçramalara dönüşen atılmalarla koşuyordu. Koşuyordu ya, bir fay da sırtında kırılarak durmadan onu yavaşlatıyordu.

Sanki sarılmak için çırpınan göğsü bumerang gibiydi. Önce hızla ileri gidiyor sonra başladığı yere dönüyordu.

Ansızın bir el dokundu omzuna. Başını çevirip bakmak, anlamak bile istemedi. Yalnızca koşuyordu. Bir şeylerin bu anı engellemesinden, ”Dur” demesinden, önüne geçmesinden, ardına ikna olacağı sesler vermesinden korkuyordu.

Korkuyordu ve korkusundan istiyordu. Özleminden kaçıyordu ve kendinden kurtulmak için koşuyordu. Birden bire korktuğu şey oldu ve bir şey ona sımsıkı sarılıp, onu durdurdu.

Yoksa hep duruyor muydu, hiç koşmamış mıydı yoksa? Koşmamış olamazdı. O kentler geçen adımları atmamış olamazdı. Böyle olsa ve bu yüzden, koşmadığı için ona ulaşamamışsa, onun yüzüne nasıl bakardı.

Hayır, o, ne şu an, ne de durdurulduğu ana kadar hiç durmamış ve koşuyordu, hala koşuyordu. Durmuş, durdurulmuş olamazdı.

Ne, ne için onu durdurdu bilmiyordu. Ama durmuştu işte.

Küfür ederek bağırmaya ve onu durduran ne ise ondan kurtulmak için çırpınmaya başladı. Elleri pençe gibiydi. Fakat onu saran güç, o çırpındıkça daha da artıyor ve onu daha sıkı sarıyordu.

Nihayet teslim oldu bu güce. Ağlamaya devam ederek başını çevirdi ve biraz daha sakinleşerek, kendini durduran her ne ise anlamak için onu görmek istedi.

Bir adam gözlerini gözlerine kenetlemiş, sanki aşktan perçinler çakıyordu. Tanıyordu bir yerden bu adamı. Ama şu an ne önemi olabilirdi ki?

Kendini belki de bin yıl gibi gelen bu özlemli bekleyişin sonunu yaşamaktan alıkoyan bu adam, kim olursa olsun hiçbir anlam taşımıyordu. Adamın kollarının arasından kurtulabilmek için bir süre daha çabaladıysa da, buna gücünün yetmeyeceğini anladı. Ama teslim olmak da istemiyordu.

Birden beklediğinin kendini kurtaracağını, kendi koşup yetişemiyorsa, onun menziline kinlenmiş bir ok gibi fırlayıp geleceğini düşündü.

Anlar anları kovalıyor, bin yıllık zaman sanki yeniden geçiyor ama ne gelen ne de onu kurtaran kimse olmuyordu. Gergin vücudu gevşeyip adamın kollarında hıçkırarak ağlamaya başladı. Adam da bir süre sonra kollarını gevşetti ve onun rahatça ağlayabilmesi için cezaevi kapısının hemen önündeki bekleme banklarına oturmasını sağladı.

Yavaşça başını kaldırıp adamdan özür diledi. Sonra hiç konuşmadan arabaya bindiler ve yol boyunca yine hiç konuşmadılar. Aslında konuşmak istiyorlardı ama bu anlarda konuşmadan da anlamaya, çözmeye dair öyle çok sustukları olmuş ve susmanın neredeyse bir pansuman olduğunu öyle çok deneyerek öğrenmişlerdi ki…

Bu anlar geldiğinde susmak, bu anları tanımlayan bir bildiriyi bağıra çağıra okumaktan çok daha gerekli oluyordu.

Bu adamla geçirdiği onca yıl sanki hiç yaşanmamış gibiydi. Sanki zaman bu adamın hizmetinde ve bu adam zamana dur diyebiliyor, o görkemli parıltısıyla zaman bu adamın sesinde tüm gücünü yitiriyor, etkisizleşiyor gibiydi.

Bu adamın yanında her an; onu ilk özlediği, ilk istediği, ilk aşık olduğu, ilk öpüştüğü, ilk seviştiği, ilk üzüldüğü gibi ilk defa nasıl ve hangi coşkuyla yaşanmışça, her anı bu coşkuyla yaşanır oluyordu. Ve zaman nerdeyse onun yanındayken adım bile atmıyor, bir köşede suskun sahibini bekliyor gibiydi.

Bu adamı seviyor, delicesine her gün binlerce defa bir kez daha aşık oluyor ve onun yokluğunun kendi hayatında yaratacağı boşlukla, bir hiç olmayı aynı görüyordu.

Eve vardıkları zaman yine hiç konuşmadılar. Salondaki kanepeye uzandı ve adam üzerine bir battaniye örterek, bir süre saçlarını okşadı. Elleri öyle sıcak ve şefkatli dokunuyor, onu iyileştirmek için, rahatlatmak için kendi enerjisini öyle içten ona aktarıyordu ki, bu okşayışlar neredeyse tüm o kötü günlerinden onu çekip alan bir eczaydı sanki.

Adam uyuyuncaya kadar onu bakışlarıyla sevmeye devam etti.

Sabah adam dudağına bir uyandırma öpücüğü bırakarak, ona hazırladığı kahvaltı için yanına uzandı. Ama kahvaltı yapmak değil, bir an önce ofise gitmek istiyordu.

Çalışmak geçici de olsa unutmasını sağlıyordu. Değerlendirmesi için önüne gelen metinlere öylesine kesin ve yıkıcı eleştirilerde bulunuyor, metnin sanatsal omurgası konusunda öyle detaylara iniyordu ki, onun eleğinden bir dosyanın geçip yayımlanması neredeyse imkansıza yakındı. Ama yayımlanmasını tavsiye ettiği her dosya, ülkede çabuk tüketilebilir ve çok satanlar listesine, listeyle hiç de barışık olmadığı halde giriyor ve en çok satan oluyordu

Bu yüzden bu titizliği, metinler arasında gezerken metni yaşar gibi oluşu, asıldan detaydaki özene yoğunlaşması, saatlerce tek ses çıkarmadan, kendinden geçer gibi okuması, onu bu hayattan çekip alıyordu.

Belki biraz da metinlere karşı sertleşmesi, karşı gelemediği koşullarla bir hesaplaşma gibiydi. Seçici ve seçkinci oluşu, özel hayatında bir türlü çoğalamayan güzelliği en azından metinler de bulma, yaşama hırsından kaynaklanıyordu.

Adamın hazırladığı kahvaltıdan ayaküstü birkaç lokma alarak hızlıca evden çıktılar. Bir an evvel çalışma odasına dosyalara ulaşmak istiyordu. Bir an evvel yazıyı kokain gibi içine çekip uyuşmak istiyordu.

Her zaman kullandıkları güzergahta yapılan bir yol çalışması yüzünden, mecburen daha uzun olan ormanlık yoldan ilerliyorlardı. Yağmur yeşille oynaşmak ister gibi, ormanın koynuna bir sokuluyor bir çekiliyordu.

Hava soğuk değildi ama sıcak da değildi. Bir miktar sis olması ormana ayrı bir gizem de katıyordu. Bu atmosferde biraz kalmak geldi içinden.

Otomobilin camlarını açtı ve ıslak toprak kokusu hemen aracın içine doldu. Adama biraz yürüyüş yapmak istediğini bildirdi. Aracı uygun bir yere çekip, hafif yağmur altında, özellikle toprak yolu tercih edip, ağaçların arasında sarılarak yürümeye başladılar.

Bir yere uğramadan ofise geçeceğini düşündüğünden, üzerine bu havaya uygun bir giysi almamıştı. Havanın tatlı ısırmaları karşısında adama biraz daha sokuldu ve elini adamın arka cebine soktu. Konuşmadan bir süre yürüdüler. Yağmurun hızlanmasıyla birlikte yeniden yola koyularak ofise vardılar.

Adam bir fincan kahve getirdi ve hiç konuşmadan gözleriyle iyi olup olmadığını sordu. İyiydi ve adamın varlığı onu güçlendiriyordu. Adamın elini tutup, yüzüne, gelen kahve kadar sıcak bir gülümsemeyle baktı. Adam onun ellerini okşayarak gülümsedi ve odadan çıktı.

Kahvesini yudumlayıp, o günkü programa bakarken yeni gelen postalar takıldı gözüne. Çalışmaya başlamadan önce birkaçına bakmak istedi. Hızlıca geçiyordu ama birden durdu.İncelemesi için gelen dosyaların arasında bir tanesinin başlığı ilginç geldi.

“Taşların Anlamı ya da Ceplerin Arkeolojisi”

Hemen dosyayı açtı ve okumaya başladı.

Cep; elbiselerin gizli yanı, zulasıdır. Kalbi olduğu zaman bile vardır. Görünmez ama vardır. Cebin teni ceplik, ayrı bir dokuma, ayrı bir örgüdür. Direnci daha başından hesaplanır ceplerin ya da hesaplanmalıdır. Ceplikler buna göre hazırlanır.

Orada ne saklayacak ve neyi sakınacaksak onun için vardır. Doğası kaçmanın ve kirlenmenin ya da temiz kalmak ve sakınmanın doğasıdır. Elbise için uygun bir cep ve ceplik dokusu aranır ama cep için elbise aranmaz, yalnızca ceptir. Fakat unutulmaz da.

İlkin elbise bir tenle buluştuğunda kendini, ceplerini lodos gibi doldurup aynada öyle sınar.

Cep ne çok büyüktür ne de çok küçük olması istenir. Cep bir elbisenin son kalan planıdır ama pastalda yeri hep hazır olandır da. Aynı elbiselere aynı cepler dikilir ve fakat aynı cepler aynı elbiselerde aynı dirençte durmaz. Kimi çabuk sökülür, kimi daha ilk denemede yırtılır.

Kimi elbiseyle birlikte sağlamken değersiz sayılır, kimi delinse de dikilip eskisi gibi sanılır. Cepler bilir aslında elbisedir ve elbiseler cep olduğunu ancak unutulunca bilir. Cep; elde tutmanın ya da eli tutmanın en küçük örgütüdür. En kirli ve en temiz, en soğuk ve en sıcak, en gizli ve en açık, en gerekli ve en gereksiz yerdir.

Kimileyin cepler olmasa hırsımızı, hırsızlığımızı, cepler olmasa ayazda bir yüze sıcaklığımızı, olmasa o kahrolası cüzdanımızı ve bilerek delip arzumuzu nasıl bilirdik?

Düşünün, ya içimizin cepleri olmasa ne yapardık. Ya cebi dolu olandan cebi boş olana, cebini doldurandan, doldurmaya çalışana kadar koskoca kısa bir zaman nasıl yorumlanırdı. Cepler olmasa kim bilir ne yapardık cepsiz, bir düşünün.

Cepler biraz da çakıl taşlarına benzer. Çakıl taşları da suların cebidir. Sular taşlara bırakır güzelliğini, taşlarda gizler. Sularla çakıl taşları arasında birbirini örten bir anlaşma vardır. Su çakıl taşlarında tarihini biriktirir.

Çakıl taşları, vakur ve serseridir. Yüzünü su eskitmiş, yüzünü su parlatmıştır. Bile isteye çakıl olmak için küçük kalmış ve suya hep yakın yaşamıştır.

Rengi kentler gezmiş ve adlar yüklenmiştir. Bir zaman anlaşılmış ve adını bilmeden boyalar sürünüp görücüye çıkmıştır çakıl taşları. Başlığı ödenmiş ve nehirlerden ve denizlerden, yurdundan yani, evlere, banyolara, masalara, gözlere taşınmıştır çakıl taşları.

Su tüm güzelliğini taşları cep bilip gizlemişken, suyun cebi yırtılmış, yırtmışlar ve o bizim asla anlayamayıp, derinliğini kavramadığımız suların cebinden çalınmıştır çakıl taşları.

Daha fazla devam etmedi okumaya. İlginçti ama üzerinde çalışılmamış özensiz bir metin olduğunu anladı ve bir kenara bıraktı. Ama bıraktığı kenar, unutmanın kenarı değil, kendince organize ettiği ve daha sonra yazarıyla birlikte üzerinde çalışmak istediği dosyaların olduğu kenardı.

O kenara her zaman çok önem verir ve orda zulası infilak etmeye hazır ama fünyesi zayıf çalışmaların olduğunu düşünüp, bunları zamanla kundaklamayı hesaplardı.

Bir gün öncesinde yarım bıraktığı dosyayı okumaya başladı. Okuyordu ama bir yandan da çakıl taşları ve ceplerle ilgili o iki paragraf aklına takılmıştı.

Gerçekten de insan cebine, hayatla arasında geçen ne çok şey dolduruyordu. Ve cepler gerçekten bir anlamda insanın kendi tarihinde saklamayı düşündüğü ne varsa onun kasası ya da zulası gibiydi.

Zaman zaman artık cepte taşınmasına gerek kalmayan ,atılması ya da ortaya çıkarılması, açıklanması gerekenlerin yeri, nasıl da cepler olarak tarif edilmişti.

Evet, insan tıpkı o yazı da dediği gibi taşları alıp zulasında gizliyordu, cebinde. Ve bu zula sürekli doluyor ve sürekli boşalıyordu. Ama hiçbir zaman ne tam boş ne tam dolu.

İnsan nasıl yapıyorsa önce taşları cebinde gezdiriyor, sonra dökmek için eteğine alıyor ve oradan atıyordu. O zaman insan eteğinden taş dökmek için, önce biriktiriyordu. Hem de dökeceğini bile isteye.

Ve insanın cebinde her zaman taş olmalıydı. Olmalıydı çünkü, insan biricikliğiyle biriktiriyor, çoklaşmış olandan cebini düzenliyor ve çoklaşıyor sonra cebini boşalttıkça yeniden biricikleşiyordu.

Bu bir anlamda insanın kendi salt formunu bulma noktasında geçirdiği bir evrimleşmeydi. Sağaltıyordu insanı cepte biriken taşlar. Taş, suyun zulasıyken birden kendi zula olan bir cepte, çoğalmaya başlıyor ve her şey iç içe geçen halkalar şeklinde kimi zaman içkin kimi zamansa aşkın bir hale gelerek yer değiştiriyordu.

Birden ormanda yürürken, elini adamın cebine soktuğunu hatırladı. O bir sığınmaydı. Gerçekten de o cebi, bu dosyayı okumadan önce hiçte böyle yorumlamamıştı.

Masasından kalktı ve adamın odasına geçti. Ofisten çıkacağını bir süre yalnız kalmak istediğini ve akşama eve geç ama aç geleceğini, iyi bir sofra ve bolca şarap istediğini, biraz da emir kipinde söyleyip, adamın ne diyeceğini bile dinlemeden aceleyle ofisten ayrıldı.

Zaman neredeyse gece yarısına yaklaşıyordu ve adam tam endişelenmeye başlayacakken zil çaldı.

Biraz sevinç biraz telaşla kapıya yöneldi adam. Aslında endişeden çok onun bu masayı neden hazırlattığı ve kendisiyle, kendine dair özel bir şey paylaşıp paylaşmayacağı merakıydı. Fakat ofisten çıkarken yüzünde ki ifadenin çok hoş olduğunu anımsadı.

Önceki gün yaşanan krizi atlatmış ve kendine gelmiş, eski tutarlılığına bürünmüş gibi olduğunu düşündü ve konuşacaklarına olan merakla karışık bir telaşla kapıyı açtı.

Kapıyı açmasıyla gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Öylesine şaşırmıştı ki bir an ne diyeceğini bilemedi. Gelmişti ama gelen, giden kişi değildi. Bambaşka biri olarak gelmişti.

Eliyle adama sus işareti yaparak içeriye girdi. Doğruca masaya oturdu. Yüzünde son yıllarda hiç rastlanmayan bir gülümseme vardı.

Büyükçe bir kısmı şaşkınlığından ve bir kısmı da kendisinin sus işaretinden kaynaklanan bir donmayla hala kapıda duran adamı masaya davet etti. Adam hala suskun ve gözleri baskını hissetmiş kaçmaya alesta bir halde, oturmaktan başka ne yapacağına karar veremediğinden boyun eğip masaya oturdu.

Adam sevdiği adamın gözlerine bakıyordu.

Saçlarını kestirmiş, boyalarını yıkatmış, makyajını silmiş,tırnaklarındaki ojeyi çıkarmış, kendine erkek kıyafetleri almış, almakla kalmayıp bunları giymiş, favori bırakmış ve yanaklarındaki, boynundaki kızarıklıklara bakılırsa bir de sakal tıraşı olmuştu.

Şaşkınlığı geçmese de kendini biraz daha toparlayan adam, kısık ama öğrenmeye hakkı olduğunu belirten, her zamanki müşfik sesiyle sordu

-”Neden?

Şundan; yıllarca o kadının demir parmaklıklara tutunup yanan bedeni gözümün önünden gitmedi biliyorsun. Onu bendeki tanımıyla tarif bile edemedim, etmedim.

Aşkımı ve boyutunu tarif ettiğim anda onu, o direnip uğrunda öldüğü özgürlükten alıkoyarım korkusuyla, ona sınırlar çizerim endişesiyle, onu içimde tekleştiremedim.

Yalnız benim olursa, onu o girmek istemediği, istemediği için kendini yaktığı tek kişilik hücreye göndermekten korktum.

Onu asla unutamadım ve kendini yaktığı isyan da onun öldüğünü hiç kabullenmedim. Bu yüzden erkek olarak yaşamaktansa, ona benzeyen bir kadınlaşmayı tercih edip, onu yaşatmak istedim. Aklımın mimarisini kadınlaştırdım ve elimden geldiği kadar bedenimi de.

Seni seçtim çünkü ben o olup kadınlaşırken seni, ben bilip erkek kabul etmeliydim. O, ben onun için kadınlaşırken benden başka hiçbir erkekle zaten olamayacağından, kendimi aradım ve kendime en yakın seni buldum. Ama ben bu savrulmayı, hayata ne kadar uygunlaştırmaya çalışsam da, aklım da dahil olmak üzere bedenime kadar kadın olmak istesem de yine de erkektim, bunu ötelesem de sonuç değişmiyor ve o bildik krizlerde, o cezaevi önünde hep onu bekliyordum.

O bekleme yeri aslında benim kadın olmaya çalışmaktan kaçtığım yerdi. Bunları, bütün bunları biliyorsun.

Bilmediğin tek şey bugün bir yazı okudum ve dışarı çıkıp uzunca bir süre düşündüm. Yazı haklıydı. Çakıl taşlarını ceplerinde “özür” gibi taşıyanlar, kendilerine ağır geldiğini düşünseler de, yaşamdaki karşılığında hafifletici yanları vardır. Sürekli bir yol buldurucu hali yaşamaya zorlar.

Dert; iz bırakmak değil, silinesi izleri yaratmak ve yolu sağlamlaştırmaktır. Bu yüzden eksilmez taşlar, doldukça boşalması, insanı bir o kadar özgür kılan yanını yansıtır…

Tek bilinmesi gereken, ceplerin dolu olması gerektiğidir. İşte bu yüzden artık sevgili değil, ev arkadaşıyız, işte bu yüzden kadın değil erkek olarak çıktım karşına.

2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.5 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.5 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.5 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.5 2 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.5 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , ,


6 Aralık, Perşembe , 2007

Öneri: (Sponsor)

4 Yorum yapılmış

  1.  
    aborjinus

    Perşembe, Aralık 6th, 2007:

    Tek kelime ile MUHTEŞEM üstadım. Sürprizlerle dolu ve etkileyici anlatım. Daha ne denilebilir ki…

  2.  
    ismilazimdegil

    Cuma, Aralık 7th, 2007:

    yazının edebi keyfine diyecek tek kelimem yok.. david liynch’e nasıl birşey diyemeden elim kolum bağlı bakıyorsam bu hikayeyi de öyle okudum.. bir rüyanın ikonlarını izler gibi.. anlar gibi yapıp ama aslında sadece çok “kişisel” çıkarımlarda bulunarak..

  3. Pazartesi, Aralık 10th, 2007:

    Sayın A.Y.Börke,yine şahane,yine olağanüstü..
    Tamamen profesyonelce.Yine keyifle okudum.Müthiş bir finalle bitmesi büyük sürpriz oldu.
    Bu sefer de çok teşekkür ediyorum :)

  4.  
    Demir

    Salı, Aralık 11th, 2007:

    Üstadım,

    Eline sağlık.
    Başka söze gerek var mı?

Taşların anlamı ya da ceplerin arkeolojisi başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress