Çirkin ve yaşlı olmak istiyorum

 anafikir yazmış

Zor bela yetiştim yine vapura. Az biraz önce çıkıversem olmayacak mı? Ama o zaman da bekliyorum. Tanımadıklarımın yanında beklemek, hiç mi hiç çalışmadığım dersin sözlü sırasını beklemek, yavaş yavaş bana gelişini görmek gibi. Zaten ne zaman çalıştım ki ben sözlülere?

İzlenmeyi seviyorum ben sanırım. Sanki hayatın şarkısını bestelemişim de, şimdi de klibini çekiyormuşum gibi. En sona kaldım ya, iskelenin kapandı kapanacak kapısından en son ben geçtim ya, sanki vapurdakilerin hepsinin gözü üzerimde.

Hepsi olmasa da, vapur sepserin giderken sigara tüttürürüm ferah ferah diye düşünüp yan taraflara oturmuşlar bakıyor, hissediyorum. Normal yürüyorum ama sanki ağır çekimde gibiyim, sebebsiz yere başımı boğazın en uzakta kalan yerine doğru çeviriyorum, gözlerim kısık, vapurun ucu orayı kesene kadar uzun uzun bakıyorum, 1 saniye kadar. Ağır çekimle kaç saniye yapıyor bilmiyorum.

Bazıları da kız arkadaşıyla el ele tutuşmak için oturuyor vapurun yan tarafına. İçerisi dişçinin bekleme salonu gibi çünkü. Herkes birbirine bakmıyormuş gibi yapıyor. Nasıl yalan! Çiftler öpüşüyor mu, öpüşüyorsa güpgüzel bi’ “Cık cık cık!” atayım diye bakınanlar, o elde tutulup okunmayan kitaplar, yan gözle, vapurun camını ayna yapıp karşıdaki sarışını kesmeler…

Şu vapurla iskele arasındaki boşluk vardır ya, olsa olsa bir karışı geçmez ama herkes sanki oradan sığıp düşebilecekmiş gibi, üzerinden atlamadan önce hafif duraksayıp adımlarını ayarlarlar. Hele başörtülü, ton ton, sevimli teyzeler… Resmen dururlar. Karasız adımlarını hayava kaldırırlar birkaç kere, biraz da bekleyip, ondan sonra atlarlar bi’ karış aralıktan sendeleyerek.

Halbuki yürürken bir anda karşımıza çıkıveren, hiç umursamayıp, hopbidik üzerinden atladığımız yol kazısı çukurlarına yaklaşırken hiç de böyle tedirgin olmayız. Onlar şehrin demirbaşı diye mi? Velhasıl insancıklar karasallar.

Yazın sıcağında düşüvermek denize neden bu kadar ürkütür ki bizi. Yüzme mi bilmiyoruz? Hadi ben bilmiyorum, korkuyorum, size ne oluyor? Bir de düşünce insanlar çok üzülürler kendilerine, gülenlere içerlerler. Neden? Asıl düştükten sonra kalkamıyorsan üzül kendine. Kalkabildikten sonra, ohoo…

Ben gülüyorum kendime düşünce. Herkesten önce gülüyorum, çünkü pek komik oluyorum. Başkası düştüğünde bile o kadar komik gelmiyor. Dünyanın en komik düşeni miyim acaba ben? Ne mutlu bana : )

İçeride, yan taraflarda yer olmasına rağmen, hüzünlü bir şekilde o vapurun girişindeki arada bekleyenlere ne demeli? Kollarını göğsünde bağlayıp, “Müdürüm ben” şeklinde uzaklara bakanları ittiriveresim geliyor dalgaların arasına. Ya “Hiç kimseyi umursamıyorum” bağdaşı kurup, vapurun denize en yakın olduğu yere oturan genç kızlar? “Ne güçlü kız” deyip alnından öpecek birini bekliyorlar sanki. Yok, onlar alından öpülmek istemezler, direk dukaklarına yapışmalı onların prensi.

Vapurun duvarına yaslanıp, çok da kenara yaklaşamayan, arkasındaki sırt çantası kolundan sıyrılıp düşüyormuş gibi iki de bir çekiştirip düzeltenleri seviyorum ben. Öyle uzun uzun da bakmazlar beyazlaşan dalgalara onlar, başları önlerindedir çoğu zaman. Arada bir cesaret bulurlar.

Önce vapurun dişçi salonunun açık kapısından, olmayan birilerine bakarlar, sonra da bir iki saniyeliğine denize. Ardından başlarını önlerine eğerlerken de ayakkabılarının burunlarıyla ters bir yarım çember çizerler. Ayaklarına sarılasım gelir o an.

Hep üst kata çıkarım. Vapurun hem bulutlara hem de martılara en yakın olabildiği yere. Mümkünse sağa bakacak şekilde duran banklardan birine otururum. Diğerleri otobüs gibi hissettirir çünkü. Ne özelliği var ki, vapurun gidiş yönüne bakan bankların? Başınız mı dönüyor?

Oturunca kulaklıklarımı daha bi’ ittiririm kulağıma, dinlediğim parçanın sesi azıcık daha artsın da tadına varayım diye. İki yudum su içebilecek zaman kadar ittirmeye devam ederim. Sonra da ayakkabımın pis burnundan tutup bankın üzerinde bir güzel bağdaş kurarım. Ohh…

O an etrafda birçok rahatsız yaşlı amca, menapozlu teyze oluşuverir. Höykürerek söyleme niyetiyle içlerinden “Hşşt! Oğlum! Biz o banklara oturuyoruz! Ayağını koymasana!” derler. Üzerine bir de “Saygısız bu gençler, saygısız” patlatmak isterler cila niyetine, yanındaki ona hak versin, başını sallasın diye. Ama yapamazlar ki, seslenemezler ki, bilirim : )

Hem ne olmuş ki ayakkabılarımı kıçımın altına aldıysam, ne kadar kirlenebilecek ki bank. En kötüsü, oturmadan önce şöyle bi’ üflersin olur biter. Libidoyu kaybetmek kötü bir şey hakkaten.

Vapur hızlanıverdiği zaman saçlarımı dağıtsın isterim. Hiç böyle jilet gibi yapmamışımdır onları. Bozulacak diye korkmam ki, zaten bozuktur, yataktan kalktığım gibi. Ellemem ki onları, istedikleri yerlere kıvrılsınlar, kalksınlar, dağılsınlar, rüzgarda yelken taklidi yapıp, söndüklerinde garip bir hal alsınlar isterim.

Beni seven bi’ kız olmadığından mı bu? O yüzden mi özensizim? Yok, tam aksine. Daha bi’ sevsinler beni diye. Yalnızca, öylecene sevecek olan sevsin diye : )

Kibrit sesi mi geldi bir yerlerden? Hadi canım! Bunca şekilli, ışıklı, binbir türlü çakmağın arasında mı? Sanmam. Yok, yok, vallahi kibrit bu, kokusunu duydum. Ağır bir el vurmuş onu biraz önce o küçücük baklava dilimli kahverengi şeridin üzerine. Çizgisini bile gördüm şeritteki.

Seviyorum işte o “Vasati 40 çöp” yazan “Kav”ı. Güneş gözlüğü takmaya utananları sevdiğim gibi. Nasıl bi’ sevgi kategorisi ki bu? Ne bileyim işte…

Tiftik tiftik olmuş ceketinin kollarından çıkan, üzerinde kahverengi benekler oluşmuş, kıpkırışık el yaktı o kibriti, gördüm. Bak şimdi de, sönüp sönmediğine dikkat bile etmeden iki kere yavaşça havada salladı onu.

Nasılda çekiyor sigarayı taa beline. O kadar derin çekiyor ki, boğazından kasıklarına kadar gitmiştir dumanı. Acıyor gibi bir yerleri. Yüzü ekşidi. Sanırım hep ekşice bakıyor zaten. Ne kadar yaşadıysa o kadar ekşimiş sanki. Ekşitmiş onu yüzündeki kırışıklar.

Kendi yüzüme dokunuyorum. Daha pek bi’ ekşilik yok bende. Sadece gülünce çıkıyorlar. Ağlayınca ne oluyor bilmiyorum. Gözlerim kapanıyor o zaman. Herhalde o zaman da çıkıyordur kırış kırışlarım.

O ağlasa, sanırım göz yaşının çok uzun, engebeli bir yolu var önünde. Dizindeki ütüsüzlükten kıvrılan kalın pantalonun kıvrımına ulaşana kadar gözyaşı çok zorlanacak, gözünün altı, ağzının kenarı Pamukkale travertenleri gibi.

Ne çok eğrilmiş, bükülmüş yüzü. Bu kadar kat kat olabilmeyi nasıl başarmış? Susuzluktan çatlayan topraklar gibi kıvrımlar var yüzünde. Susuzluktan değil o herhalde, sevgisizlikten. Yok, o da değil, vardır da sevgisi, gösterememezlikten. Çocuğunu yalnızca uykusundayken, uyandırmadan öper gibi birisi o. Halbuki çocuğu da uyur gibi yapmaktadır o an.

Kaç çocuk öpmüştür acaba? Kaç kızı olmuştur “Bu saatte eve mi gelinir ulan!” diye dayak attığı? Ama istemeden… Vururken içi acır ama yine de “Kötü yoldan döndürür kötek” öğretisinden dolayı vurmadan da edemez gibi biri o.

Karısı kaç kilodur acaba? Ve ne zaman ölmüştür? Tombalak denecek kadar, göğüsleri göbek deliğine gelecek kadar şişmandır bence o. Ve en az on yıl önce ölmüştür. Yapayalnız bırakmıştır bu yaşlı, hüzünlü adamı çocuklarının arasında.

Bi’ yakışıklılık var bu yaşlı amcanın üzerinde. Yok, yok, yakışıklılık değil o, başka bir şey. Kalkıp sarılasım geldi. Göz kapaklarını bile kapatıp açmaktan yorulmuş gibi. Sarılıp yorgunluğunu geçiresim geldi. Ama olmaz, ağlar o zaman. Uzun zamandır ağlamamıştır. Ağlayası gelir.

Bu yaşlı, çirkin, güçlü, sert mizaçlı, bağnaz ve cahil adam ağlayamaz. Babası ölünce bile ağlayamamış ki. Ama eminim, kollarımı açıp ona doğru yürürken ilk kez göreceği ben ona sarılınca ağlayacak, dayanamayacak.

Balıkçı gibi. Hani sakalları on günlük olanlarından. Başında yarım yamalak duran ibiş kukuletası var, yünden. Onun olan tek renkli şey o sanki. Onun da sigaradan renkleri solmuş.

Sigarası bitti. Bitişine üzüldü. Ben de üzüldüm. Çünkü çok güzel içiyordu sigarayı. Hakkını veriyordu. Bi’ an izmariti baş parmağıyla, orta parmağını gerip, fırlatmak ister gibi oldu. Vazgeçti. Ulusca, daha bırakmadan kaldırdığı ayağının altına doğru koyverdi izmariti. İzmarit yere vurunca ikiye ayrıldı, ateşi ucundan kopup, zıplayıp bana doğru geldi. O an azıcık ayaklarıma baktı. Sonra kalan sönük kısmını ayağıyla uzun uzun ezdi.

Hemen eli cebine gitti. Belli ki bir tane daha yakacaktı. Kendini daha çabuk öldürmek ister gibi zehire sarıldı. Paketi elinin üzerine vurdu bir iki kere. Ağzına götürdü paketi, çıkanlardan birini ağzıyla aldı. Hafifce başını kaldırdı. Gördüğünü beğenmedi.

Ağzındaki sigarayı yakmadan işaret parmağıyla, orta parmağı arasına sıkıştırıp ağzından aldı. Küçük bir hareketle ikiye böldü sigarayı. Baktığı yere baktım. Karşı iskeleye gelmişiz.

Neden parçalıyıverdi ki sigarayı, alıp pakete koysaydı tekrardan diye düşündüm. Karısı gibi hissettim bir an. Kızardım karısı olsam böyle yapmasına. Sigaraya verdiği para da zaten gözüme batıyordu ya! Ama ne ben onun karısıydım, ne de karısı yaşıyordu. 13 yıl önce ölmüştü.

Önündeki çuvalı alıp, gözucuyla bana bakıp, kalktı. Şaşırdım, birazcık da sevindim bana bakmasına. Yanlışlıkla gözlerimiz tokuştu diye düşündüm. Arkasından ben de kalktım. Takip ettim onu. İçimden onu takip edebileceğim yere kadar takip edeceğim diye geçirdim. İşimi gücümü, planlarımı kenara attım, atarım diye düşündüm.

Usul usul indi üst kattan, kalabalığa karışmadan, en sonlara kala kala. Tam o, iskeleyle, vapur arasındaki boşluktan atlayacakken elindeki çuvalı bırakıp geriye döndü. Korktum. Takip ettiğimi anladı zannettim.

- “Kaldır şunu” dedi bana, yerde bağdaş kurmuş oturan genç kızı göstererek.

Hayret, bu kez şaşırmadım. Kızı omzundan tutup, kaldırdım.

- “Yavaş be, ayı!” dedi kız.

Yaşlı adam önde, ben ve o kız arkasında iskeleden ayrıldık. Adamın tuttuğu çuval yerlere sürtünürken, koşup, çuvalı kaldırıp, adamın gözünün içine bakmak istedim. “Bak, sana yardım ettim, seni düşündüm” der gibi.

Aslında öyle değil de, hiçbir şey söylemeden sarılmak isterdim o adama. Ama çok uzaktı, çok uzaktaydı. Her zamanki gibi.

Adama sarılmak yerine yanımdaki kızın ensesine okkalı bir şaplak attım;

- “Önüne bak!

6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.17 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.17 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.17 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.17 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.17 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,


2 Ocak, Çarşamba , 2008

Öneri: (Sponsor)

4 Yorum yapılmış

  1.  
    baybora

    Çarşamba, Ocak 2nd, 2008:

    Şu halde genç ve yakışıklı olmalısın.Ama her sabah bir gemi dolusu insanı tahlil ediyorsan yaşlı bir beynin olur yakışıklılığına bişey olmaz.Şaka bir yana bir solukta okudum. en beğendiğim vasati 40 çöp eline sağlık selim.

  2.  
    cilekbahcesi

    Perşembe, Ocak 3rd, 2008:

    Her paragraf ayrı bir olay ve insanların senin süzgecinden geçmesi.Güzel.Vapurdaki salona ait gördüklerinde haklısın ben de hep senin gibi düşünmüşümdür.Labarotuvar gibi geldin gözüme bir sürü tahlil ama sonuç iyi.

  3.  
    kizilsu

    Cumartesi, Ocak 5th, 2008:

    İnce işçilik var yazıda. Herşey iyi hoş da. “Çirkin ve yaşlı olmak istiyorum” büyük yalan!

  4. Cumartesi, Ocak 12th, 2008:

    Çirkin ve yaşlı olmak isteme konusunda yazıda anlatılanların dışında bir de “Hauru no ugoku shiro (Howl’s Moving Castle)” adlı animeyi izlerseniz yazı size biraz daha bütün gelecektir sanırım.

Çirkin ve yaşlı olmak istiyorum başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress