Çöp kutusundaki yeni hayat

A.Y Borke yazmış
Bu sabah da diğer sabahlar gibi tilkiler daha bakır kokarken uyanmıştı adam. Ağzında akşamdan kalma, alkolle ortaya çıkan bir çürüme kokusu ve içindeki nefretle, içini eriten nefretle açmıştı işte yine gözlerini.
Aynı dün ve ondan önceki gün ve daha önceki gün ve daha ve daha ve daha önceki uyanmaları gibi aynı kalafat yerine çekilmenin tarifsiz yıkıcılığıyla kalkıyordu yataktan. Kendine böyle uyanılan sabahların nedenini öyle çok sormuştu ki artık sormak bile içinden gelmiyor, yalnızca kalkıyordu adam. Ve nihayet kalktı, yüzüne birkaç damla su çarpıp, sigarasını yaktı. Kahvaltı niyetine ciğerleri çatlayıncaya dek öksürüp bir yudum su içti ve çıktı evden.
Durakta her zaman durduğu yerde, durak tabelasının asılı olduğu paslı demire sırtını dayayıp gözlerini, otobüsün geleceği yolun ufkuna serdi ve sessizce beklemeye başladı.
Yüzünü sert bir tokat gibi kızartan rüzgara ve rüzgarın savurduğu tozdaki iri tanelerin canını acıtmasına bile aldırmadan gözlerini o ufuktan ayırmadı. İlgilenmiyordu artık adam ne canıyla ne düşüyle. Kendine zamanın ve kentin kuytu bir köşesinde ölüm biçmiş ve yalnızca gelmesini bekliyordu.
Dakikalar geçtikçe durak kalabalıklaşmış ve sesler çoğalmıştı. Aynı saatte ama farklı yok olmalara giden insanların hiçbirisi için, yıllardır görse de tanımak adına ezberini zorlamamıştı adam. Ama kalabalık onu biliyor ondaki umutsuzluk adına kendi mutsuzluklarını yok sayıp, her sabah otobüste muhakkak adamla ilgili birkaç kehanette bulunmayı ihmal etmiyorlardı.
Adam çok uzun olmayan ama kısa da sayılmayacak boyu, uzamış ve kötü görünen seyrek sakalları, esrarlı ve dingin kahverengi gözleri, temiz ama solgun ve eprimiş kıyafetleri, elinden hiç düşmeyen kötü tütünden sigarası ve yaz kış sırtından çıkarmadığı parkasıyla hep ilgi odağı olmayı başarıyordu.
Bunca kendinden konuşulan ve merak edilen suskunluğuna dair hiçbir ipucu elde edilemeyen adamın, bir kez kendisiyle konuşması için kalabalıkta aynı cinnet ibarelerini taklit eden kurnazlar da olmuştu bir zaman ama adamı konuşturmayı hiçbiri başaramamıştı.
Adam her zaman yaptığı gibi otobüsün gelmesine yakın saatine baktı ve gözlerini emanet ettiği ufuktan kafasını çevirip, son bir defa kalabalığı süzdü. Her sabah bunu yapıyor ve sessizce kalabalığı oluşturan insanların teker teker yüzlerini inceliyordu. Ama ne inceleme…
Sırası gelen neredeyse ellerini ruhuna kapatıp çıplaklığını örtme telaşı yaşıyordu dense yeridir. Kalabalık buna öyle alışmıştı ki her sabah durağa gelmeden önce temiz içlikler giymeyi ve her neden bakıyorsa bu adam o sebebin huzuruna en azından temiz çıkmayı istiyordu sanki.
Her baktığı yüzde kendi incinmiş tarihinden bir parça buluyordu adam. Bu kalabalığın mutsuzluk toplamı sayıyordu kendini. İyi hissetmeyi yasaklamıştı içine. Yasaklamıştı çünkü iyi hissetmek rehavet veriyor, uyuşturuyor ve içindeki bıkkınlığa bulanmış her ne varsa onu diri tutmasını engelliyordu.
Geriye dönüp baktığında, bakılacak ve yüzleşecek ne varsa unutmuştu. Yeniden başlamaya dair bir neden de aramıyordu. Yeniden başlamak istemiyordu adam. Ona göre dünya öyle parsellenmiş ve kunduz düşü öylesine yıpranmıştı ki yeniden başlamak ancak aynını yeniden yaşamak olurdu.
Bunları düşünürken otobüsün geldiğini fark etti. Otobüs her zaman ki gibi tıka basa doluydu. Hep olduğu gibi durak milleti güçlükle de olsa önce binenlerin omuzlarını iterek kendine yer açmak için çabaladı bir süre. Adam her zaman durağa ilk gelen olmasına karşın otobüse son binen olur ve bunu otobüsteki tüm insanlar şoförde dahil bildiğinden adam binmeden otobüs hareket etmezdi.
Çalıştığı fabrikaya vardığında üniforma kabul ettiği tek tip lacivert kalın gabardinden tulumunu giydi ve her zaman yaptığı gibi mesai başlamadan sigara yakıp tuvalete yöneldi.
Tuvaletin kapısında kendiyle aynı ama tarzı değişik beyaz önlük giymiş orta yaşta bir kadına rastladı. Kadını daha önce hiç görmemişti. Biraz şaşırdı ama belli edip suskunluğunu bozmak ve bu küçük karşılaşma için içinden çıkmamak adına kadını görmemiş gibi yapsa da kadın onu görmüştü.
- “Günaydın” dedi kadın.
Yüzünde öyle huzurlu bir ifade ve öyle saran bir sıcaklık vardı ki, adam telaşa kapıldı. Ağzı küfür dolu çirkin adamlar ve ömrü boyunca her an tecavüze uğramış konumlarını düşünmeden, kadın olmaya dair erdeme sahip çıkmadan, kendine yönelmiş bir bakıştan, ırzı tehlikeye düşmüş mağdur çığlığı koparan kadınlara alışmış gözleri kaçamadı bu yüzden.
Kaçıramıyordu bu kadından gözlerini. Çok uzun gibi gelmişti kadına baktığı süre. Oysa an bile sayılmayacak kadar kısaydı. Böyle göz kıyısına vuran kendince önemli suretleri hafızasına alıyor ve sonraları ayrıntıda saklı kıvrımlardan sonuçlar çıkartıyordu. Ama içindeki o yılgınlıkla uzlaşıp yüzüne astığı duyarsız, donuk ifadeye kendini o kadar alıştırmıştı ki başka bir yüze baktığı süreye bile tahammülü kalmamıştı.
Kadının yeniden seslendiğini duydu
- “Ağabey ben bugün başladım. Soyunma odaları, duşlar ve tuvaletlerin temizliğine ben bakacağım” dedi.
Bu demeye bu sıcaklığa bu önemsemeye daha fazla takılı kalırsa içinde larvatik sorular üreme ihtimalini sezan adam
- “Hayırlı olsun kardeşim, Allah utandırmasın” diyerek hızlıca tuvaletin kapısından içeri girdi.
Aynada kendi diye kabul ettiği ama bunun bir yabancı olduğundan kesinkes emin olduğu kendi yüzüne baktı. Dudakları gülümseme ve değili arasında küçük büzüşmeyle tebessüme yakın bir ima verdi yüzüne.
Birden bire parmaklarında hissettiği yanmayla irkildi adam. Yaktığı sigarayı unutmuş ve ateş parmaklarına değmişti. Kızaran iki parmağını havaya kaldırıp süzdü. Canı yanıyordu ama küçücük bir ateşin bile kendini hangi derin düşünceden ayırmaya yettiğini fark etti.B ir sigara daha yaktı ve tuvalet kabinine girdi.
Yeni başlayan kadın ilk günü olmasından ya da başlayabilmenin kendine verdiği enerjiden mi bilinmez, her yeri pırıl pırıl yapmış ve o güne kadar çalışanların alışık olmadığı; çöp kutuları, tuvalet kağıdı ve fırçayı her bir tuvalete ayrı ayrı yerleştirmişti.
Tabii bu kadının işe karşı sorumluluk ve isteğinden çok, fabrikanın almayı düşündüğü bir yeterlilik belgesinin mikro gereklerinden biriydi.
Adam; fabrika yöneticilerinin bu yeni uğraşı hakkında bilgi sahibiydi. Kendileriyle de toplantı yapılmıştı ama bunun tuvaletlere kadar uygulanan bir planlama olacağını tahmin etmemişti.
Yıllardır aynı saatte, aynı tuvalete girmeyi gelenek haline getirmiş adamın gözü çöp kutusuna takıldı. Yeni olduğu belli olan kutunun içine o kutuya uygun satın alınmış, plastik bir poşet geçirilmişti.
Eğer bu kutuya karşı özel bir ilgi ve bu ilginin karışımına kin katan biri çıkmazsa, kutu ne yapılırsa yapılsın kendini koruyacak bir kimya ile üretilmişti.
Kutunun içine yerleştirilip, omuz başından yere kadar sarkan plastik poşet sayesinde, kutunun içine ne atarsanız atın ve ne kadar kirli olursa olsun, poşeti değiştirdiğinizde kutu ilk alındığı gün kadar temiz kalmayı başarabilecekti.
Fabrikada kendisi ve arkadaşlarına üretimin yarattığı safra ve hastalıklar için bu güne kadar en küçük bir öneriyle bile yaklaşmayan yönetimin, tuvalete varıncaya değin bir iyileştirme içinde olmasına en çok bu çöp kutusu için sevinmişti adam.
Sigarasından hırs alır gibi derin bir nefes çekti ve az önce dudağında tebessüm bile olmayan gülüş imasını kahkahaya çevirerek sahiden gülmeye başladı.
Alkol ve sigaradan kalınlaşmış tenor tadındaki sesiyle öyle çok ve çocuk gülüyordu öyle bağır bağı gülüyordu ki dış kapıyı çaresiz açan kadın
- “Ağabey bir hata mı yaptım da böyle gülüyorsun? Ne olur, ben içeri gelemiyorum, çıkınca söyle” deyince kendine geldi ve sustu ama içinden gülmeye de devam etti.
Aslında bu kadar gülmesi kendinde biriktirdiği onca yıllık çıldırıyı kendinin değil bir çöp kutusunun yenmesinden kaynaklanıyordu. Yaşadığı bezginliğe dair koşullanma gözlerini o kadar kör etmişti ki burnunun ucunda duran ayrıntıyı anlayamamıştı.
Evet tüm kirlenme ve aynılaşma ihtimallerine karşı, tüm sıradan günlerin içinde yarattığı yıpranmaya karşı, tüm sevgisizliğin ve aşk eskiten günlerin yok ediciliğine karşı yapılması gereken tek şey; içini ve aklını dünyaya kapatmak, hayat kütüğünden adını sildirmeye uğraşmak, kent her şeyiyle var ve sahiciyken sanki yokmuşçasına davranmak yerine içine plastik bir poşet geçirmekti. Yani yaşama dair karmaşayı yaratan nedenlere sırtını dönmek yerine tam içinde olmayı, içini koruyacak bir takım önlemlerle sağlayabilirdi insan.
Bu çıldırtan sabahlar da işe gitmek için değil, sevişip uyuduğun sevgiliyi yeniden görmek için uyanmayı düşünürsen, işte aşk, içine boylu boyunca serilen bir korunma oluverip çıkardı. Yolunu ve yüzünü senden çevirdiğindeki bu plastik poşetin eskidiği ya da yıprandığı anlamına geliyor; yeniden arama sevincini içinde koruman ve bulduğun anda aşkı içine sermen seni hayata karşı korumaya devam edecektir diye düşündü keyifle.
Plastik poşetler çoğaltılabilir, renkleri değiştirilebilir ve hatta yedekte dursun için birkaçı fazladan bulundurulabilirdi. Bu poşetler sayesinde zamanın eskitme hızı bile yavaşlatılabilirdi.
Adam tuvaletten yüzünde ay parlağı bir gülümsemeyle çıktı. Kapıda duran kadın adamın yine kendisiyle konuşmayacağını düşündüğünden yalnızca cevap beklediğini hatırlatan intiba ile adamın gözüne baktı. Hata ya da eksikten dolayı belki bir azar bile bekliyordu adamdan ama adam kadının başına elini koyup
- “Bana dünyayı bağışladın, hayatı bağışladın, sevgiyi ve aşkı bağışladın. Sana teşekkür ederim kardeşim” dedi ve ağız dolusu bir gülmeyle ayrıldı kadının yanından.
Öyle çok gülmüştü ki, kadın ne olduğunu anlamayıp, yere düşen kahkahaların etrafı kirletmesinden korktu ve kimse görmeden süpürmeye başladı sessizce.
|
13 Kasım, Salı , 2007






Cuma, Kasım 16th, 2007:
Değişik ve düşündürücü bir yazı olmuş.
Cumartesi, Kasım 17th, 2007:
cebimizde taşlar ve onların ağırlığıyla kimi zaman kendimizi kötü hisseder ama çoğu zaman da hayatın bu taşları eksiltip çoğaltmanın ta kendisi olduğunu biliriz.İşte bu bilmenin düşyarısında yazılmıştır.İçten dışa değil,dıştan içe kaygılıdır.Soruları denginde yürüyen ve çoğalmaya hecesli bir metindir.Okuyanın emek ve inceliğine teşekkür ederim
Pazar, Kasım 18th, 2007:
Sizin gibi güçlü bir kalemin başka öykülerini de okumak isteriz…