Her Şeyin Teorisi

trintragula yazmış
Ara sıra gazete ve televizyonlarda dahi çocuklar haber yapılır. 3 yaşında piyano çalan kız gibi. Bunların kimi büyüyünce gerçekten ünlü, başarılı insanlar olurken bazılarıysa yıllar içinde kaybolur gider.
Gürkan Hoca bu kaybolanlardan. Siyah beyaz fotoğrafını 17 Kasım 1962 tarihli Cumhuriyet gazetesinin 2. sayfasında “Dahi çocuk” başlığının altında görebilirsiniz.
Doğmayı bile erkenden becermiş Gürkan Hoca. 24. haftalıkken anasının karnından çıktığında küçücük, kara kuru bir şeymiş.
O zaman da hani ellili yıllar, ne şimdiki hastaneler var, ne de yoğun bakım üniteleri. Ebesi bile görünce burun kıvırmış, yaşamaz bu demiş. Ama yaşamış Gürkan. İnatla hayata tutunmuş. Altı kardeşin en küçüğü olarak mücadeleye başlamış.
Dahi çocuk olmasına gelince, bu özelliği ilkokul ikinci sınıfta fark edilmiş. Dört işleme doğal bir yeteneği varmış. Sekiz basamaklı iki sayıyı on-on beş saniyede çarpabiliyormuş. Ya da milyarlık bir sayıyı birkaç dakikada çarpanlarına ayırabiliyormuş.
Buna benzer özellikleri sonucu öğretmeninin tavsiyesiyle Ankara’da özel bir kolejde okuması için devlet burs vermiş. Üniversite eğitimini de matematik alanında yapmış. Üç aylığına Batı Almanya’daki bir üniversitede okuma imkanı bile bulmuş. İstese orada kalabilecekken dönmeyi tercih etmiş.
Askerliğinden sonra, aldığı burslara karşılık zorunlu devlet hizmeti yapması gerekmiş. Gelişmemiş çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de profesyonel bir matematikçinin istihdam edilebileceği uygun bir alan olmadığından talihin cilvesi sonucu Ankara Defterdarlığı’nda memur olarak çalışmaya başlamış.
Gürkan Hoca bir yandan defterdarlıktaki işini sürdürürken bir yandan da matematikle ilgilenmeye devam etmiş. Seksenli yıllarda şimdiki internet imkanı mevcut olmadığından dünyadan kopuk, izole bir şekilde çalışmalarını sürdürmüş.
Özellikle sayılar teorisiyle ilgilenmekle beraber, çalışmalarını ilerlettikçe, matematiğin yeni icatlarından (onun deyimiyle keşiflerinden) biri olan fraktallar üzerine yoğunlaşmış. Fraktallar kendini sürekli tekrar eden, ayrıntısına inildikçe karmaşıklaşan acayip şekiller. Fraktalların matematiği doksanlı yıllar boyunca Gürkan Hocanın nihai çalışma alanı olmuş.
Benim Gürkan Hoca’yla tanışmam ise ODTÜ fizik bölümünde oldu. Kendisi memuriyetten emekli olmasının ardından ODTÜ fizik ve matematik bölümlerine gelmeye, derslere girmeye, hocalar ve öğrencilerle fikir alışverişinde bulunmaya başladı.
Ellisindeki bu ak saçlı, kirli sakallı, kambur adam fizik derslerine girmeye çalışırken başlangıçta sorun yaşasa da kısa sürede güvenlikçisinden profesörüne, temizlikçisinden, rock’çısına herkesin sevip kabullendiği biri olmayı başardı. Eh, sonrası zaten kolay oldu.
Artık amfide değilse kütüphanede, orada değilse bir ağacın altındaki gölgede, kafası formüllerle dolu Gürkan Hoca emekliliğinin tadını çıkarıyordu.
Kendim de aykırı olduğumdan mıdır, aykırı insanlarla iyi anlaşırım.
Mesela Moğolistan’dan gelen Yerlan. Ya da beş sene (son üç senesi üçüncü sınıfta) Hacettepe Tıp’ta okuduktan sonra tekrar ÖSS’ye girip Fizik yazmış Harun. Ya da hep üçüncü sıra sağdan dördüncü sandalyeye oturan Gürkan Hoca.
O benim için arkadaşlarımdan sadece biri, ama benim onun en yakın (belki de tek) arkadaşı olduğumu geçen ay öğrendim. Yoksa neden bana, sadece bana, ve tanrı aşkına anlattıklarını anlayamayacak aptallıktaki bana, yıllar süren çalışmalarının sonuçlarını anlatsın? Fiziğin kutsal kasesi olan “Her şeyin teorisi“ni bulduğunu neden bana anlatsın?
Her şeyin teorisi kısaca şu: Fizikçiler yüzyıllar boyunca pek çok işe yarar formül ve teori buldular. Galileo, Newton, Einstein… Hayran olduğumuz elektronik devrimini yaratan kuantum kuramı…
Hepsi çok güzel ve açıklayıcı. Fakat her formül ve kuram, fiziğin ayrı ve küçük bir alanına ışık tutuyor. Tanımlandıkları boyut ve hızların dışında saçmaladıkları gibi evrenin başlangıcındaki büyük patlamayı da açıklayamıyor, ayrıca yaşam ve bilinç gibi önemli olguları öngöremiyorlar.
Son elli altmış yıldır tüm evrenin işleyişini kavramamızı sağlayacak bir teori aranıyor. Buna “Her şeyin teorisi” deniyor. Gürkan Hoca’nın bana heyecanla anlattığı şeyler işte bu teoriyle ilgiliydi.
Böyle bir iddiaya şüpheci yaklaşmamak mümkün değil. Akla hemen “Erke Dönergeci” benzeri, çok şey vaat edip hiçbir şey olmayan fiyaskolar geliyor. Ama Gürkan Hoca yalan söyleyecek biri değil. Her şeyin teorisini bulmamış bile olsa, bulduğuna inandığı kesin.
Bana yüzlerce sayfayı tutan çalışmalarının küçük bir kısmını gösterdi. Karma karışık formül ve hesaplarla dolu saman kağıtlar. Ne yaptığını şöyle açıkladı: İlham kaynağı fraktallardı.
Nasıl ki çok basit matematiksel bir fonksiyon muazzam karmaşıklıktaki fraktal şekillerinin oluşmasına yol açabiliyorsa, onun bulduğu formül de tek başına evreni açıklayabiliyordu.
Bunun için fraktalların çizildiği iki boyutlu kompleks sayı düzlemi yerine yedi boyutlu bir “uzay” tasarlaması gerekmişti. Üç adet bildiğimiz uzay boyutu, bir adet zaman boyutu ve atom içi etkileşimleri tanımlamak için fazladan üç boyut daha.
Sayıları formülüne girdikçe inanılmaz şeyler olduğunu söylüyordu. Evrenin kendisi fraktal gibiydi. Güneş sisteminin, atomdaki çekirdek ve elektronlara benzetilmesi anlamsız sayılmazdı. Çok büyük ve çok küçük ölçekler, aynı düzenin parçasıydı.
Newton’un kütleçekimi yasası, Maxwell denklemleri, E=mc2, hepsi kendi formülünden hesaplanabiliyordu. Bunları bana gösterdi, fakat ispatları doğru muydu, yoksa hoca sonunda kafayı mı sıyırmıştı, bilemiyorum.
Hesaplamaların içinde kaybolduğum bu konuşmamız Nisan başında oldu. Hani şu havaların birden ısındığı zamanlar. Hoca bana buluşunu anlattıktan sonra bir daha amfiye gelmedi. Kendisini aradım, telefonunu bir kere açtı. Formülünün doğruluğunu kanıtlayacak bir deney tasarlıyormuş, bu aralar çok meşgulmüş. Daha sonraki aramalarımda telefonu hep kapalıydı.
İki hafta haber alamayınca evine gitmek aklıma geldi. Taksiye binmiştir diyerek şoförlere sordum. Birisi adresini hatırladı.
Evi Öveçler’de bir apartmanın zemin katındaymış. Kapıyı çaldım, kimse açmadı. Gülümseyerek paspasın altına baktım, evet, anahtar oradaydı. Suçlulukla karışık endişe duygusuyla içeri girdim.
Bütün duvarlar baştan aşağı kitap rafı, raflar da tıka basa kitap ve defter doluydu. Kimse yoktu. Tüm ev binlerce kitap ve kağıt yüzünden abartılı bir film seti gibi dursa da, Gürkan Hoca gibi bir entelektüel için normaldi.
Yalnız salonun görünümü ilginç, adeta gerçeküstüydü. Zeminin ortasında derinliği on yirmi santim, genişliği bir metreye yakın yuvarlak bir çukur vardı. Çukurun pürüssüz yüzeyi, hayal edilebilecek en koyu siyahlıkta bir is tabakasıyla kaplıydı.
Dairesel çukurun merkez noktasının tam yukarısında, tavana monte edilmiş, on beş santim uzunluğunda kalın bir demir çubuk bulunuyordu. Yakından bakınca çubuğun ucunun kubbemsi bir şekilde eğri olduğunu ve yerdekiyle aynı is tabakasıyla kaplı olduğunu fark ettim.
Üstteki ve alttaki parçaların eğimleri tam olarak görünmez bir küreye uygun düşüyordu. Tüm bu ayrıntıların kanımı dondurmasına neden olan şeyse karşı duvara yaslanmış kara tahtadaki onlarca hesaplamanın üzerine büyük harflerle yazılmış ve altı çizilmiş iki kelimeydi:
“Tanrı’yı gördüm”
* * * * * * *
Fraktallar için: http://en.wikipedia.org/wiki/Fractal
Favori fraktalım Mandelbrot kümesi: http://en.wikipedia.org/wiki/Mandelbrot_set
Her şeyin teorisi: http://en.wikipedia.org/wiki/Theory_of_everything
Not: Gene “Bu gerçekten oldu mu?” diye soran olursa, hayır olmadı, kurmaca.
|
29 Mayıs, Perşembe , 2008






Cuma, Mayıs 30th, 2008:
Trintragula,yazılarının takipçisi oldum.Tarzını oldukça beğeniyorum.Merak uyandıran,biraz da kafa karıştıran,hatta çıkmazlara sokan bir tarz.Ama anlatım olarak oldukça başarılı..
Şimdi de burada ”dahi çocuk” olan”Gürkan Hoca” bende müthiş bir merak uyandırdı.Sonuna kadar büyük bir merakla okudum.
O soruyu ben sormuştum daha önceki yazında..Yani ”Bu gerçekten oldu mu?” demiştim.Doğrusunu istersen şimdi yine emin olamadım.Hepsi mi kurmaca,yoksa sadece sonları mı?
Cuma, Mayıs 30th, 2008:
Beğenmene sevindim Nostaljik. Hepsi kurmaca diyebilirim. Bu vesileyle ilham kaynaklarımı da belirteyim.
Empati’yi okuduğumdan bahsetmiştim. Orada yazar ilgi çekici bilimsel gerçeklerin üzerine kendi hayal gücünü katarak sürükleyici bir kitap çıkarmış. Ben de yazımda gerçek şeyler olan fraktallar ve her şeyin teorisinden bahsettim. Ama bu ikisini birbirine bağlayan bir yazı okuduğumu hatırlamıyorum.
Dahi çocuk Gürkan Hoca’yı oluştururken ise aklıma Aziz Nesin’in “Seyyar Köfteciler Talimatnamesi” hikayesi gelmişti. Oradaki karakter dahi değil, fakat başarılı, yurtdışında eğitim almış, alanında bütün dünyada ilk sekizde olan bir optik mühendisi. Yurtdışındaki üniversite, devlete olan borcunu ödeyerek onu mecburi hizmetten kurtarmayı ve yanlarında çalışmasını teklif eder. Ancak babasından “Benim kanımdan bir evlatsan hemen memlekete döner, kendi vatanında hizmet edersin. Gelmezsen emeklerim haram olsun, babalık hakkım gözüne dizine dursun.” diye bir mektup alınca direnmeyip memlekete döner. Burada ona iş bulmak için iki ay çalışırlar. Sonunda dokuma fabrikasında kadro verirler. Dokuma fabrikasında bir optik mühendisi!
Hikaye aslında çok komik. “Sosyalizm Geliyor Savulun” kitabında yer alıyor. Kütüphanede filan bulursanız mutlaka okuyun. Birkaç yıl vatanına, milletine borcunu ödeyen kahramanımız tekrar Amerika’ya gittiğinde kalakalır. Çünkü geçen zamanda optik bilimi o kadar ilerlemiştir ki bildikleri hiçbir işe yaramamaktadır.
İşte Gürkan Hoca’yı matematik dahisi yapıp sonra da defterdarlıkta çalıştırırken bu hikayeden etkilendim.
Biraz uzun oldu ama… Kamera arkası ya da yönetmenin yorumları gibi bişey oldu :)
Cuma, Mayıs 30th, 2008:
Sevgili Trintragula,çok beyendiyim bir yazı okudum.Aziz Nesin’in o kitabını biliyorum.Okurken sanki böyle bir hikaye var gibi düşünceler içinde okudumsa da çok iyi yorumlanmış bir hikaye idi.Ve itiraf etmeliyim hani gazetede yayınlanmış filan sonrasını okudukça evet bu gerçek bir hikaye diye düşünmedim değil.Ama gerçek ya da değil.Ben bayıldım.Belki de sensindir.Böyle bilime ışık tutabilecek yapıda biri ve belki de bizler seninle burda bu şekilde de olsa tanıştığımız için şanslıyızdır.;))
Kültürel bir üstünlüğün olduğu yazılarından çok net anlaşılıyor.Okurken iyi bir yazarı,bilgi birikimi olan birini görüyorum sanki.Yazılarının devamını diliyorum.Çünkü okumaktan keyif alıyorum.
Cuma, Mayıs 30th, 2008:
Bu yazıyı seven arkadaşlara bir önerim olacak, mutlaka izlemek lazım, hayat görüşünüzü dahi değiştirebilir : )
(Bkz: What the Bleep Do We know)
Cuma, Mayıs 30th, 2008:
Detaylar için teşekkürler @Trintragula.Oldukça açıklayıcı olmuş.Yalnız yazdığın hikaye ile ilgili sırrını da vermiş oldun : )
Lisedeyken tam bir Aziz Nesin hayranıydım.Bütün hikaye ve romanlarını okudum sayılır.Esinlenmiş olduğun fikri okurken aklıma biraz geldi gitti.Fakat hikaye kahramanının gerçek olma ihtimali ağır bastı.Sonuçta esinlenmiş de olsan kahramanın ve konu tıpkı Aziz Nesin’inkiler gibi ”Trajikomik memleket gerçekleri”nden biri.Yalnız senin hikayende mizah unsuru pek hissedilmiyor.
Daha geçen gün TRT’ 2 de kendini Amerika’da müthiş geliştirip Türkiye’de iş bulamamış bir Prof’un hayatını hayretle izlemiştim.
Bu arada sen ODTÜ Fizik Grubu üyelerinden biri olabilirsin,diyorum : )
Fiziğin diğer adı”Doğa Felsefesi’’sanırım.Geçende Türkiye’den de bir grup Genç Fizikçi Avrupa ülkelerinden birine gittiler.En büyük hedef ve amaçları da ”Evrenin Gizemini Çözmek”işine katkıda bulunmakmış.
@Anafikir,verdiğin linkteki resimlerden anlaşılıyor ki ”Evrenin Gizemi”işi insanın hayat görüşünü değiştirecek(kafayı yedirecek)gibi duruyor.Ben hayat görüşümden memnunum,almayayım.Thanks : )
Pazar, Haziran 1st, 2008:
Çilekbahçesi, kültürel üstünlüğüm yok, birkaç kitap okudum hepsi o. Herkesin farklı alanlarda bilgisi vardır. Sizin bildiğiniz çoğu şeyi ben bilmiyorumdur. Kaldı ki bilmek de yetmiyor, o bilgiyi anlamak ve doğru kullanabilmek önemli. Övgüleriniz için teşekkürler.
Nostaljik, mesaj atmıştım, burada da belirteyim. Fizikle ilgili bilgilerim Tübitak kitaplarından okuduğum kadarıyla. Özellikle Kralın Yeni Usu serisinden. “İçerden biri” değilim yani.
Filme gelecek olursak, kusura bakmayın uzun konuşacağım :)
Selim, What the bleep we do know (Ne biliyoruz ki?) filmini izlememiştim, fakat tavsiyen sonucu bulup izledim. İlginç bir film. Beğendiğim-beğenmediğim, inandığım-inanmadığım, anladığım-anlamadığım bölümleri oldu. Ciddi bir eleştiri yapmayı düşünüyordum ki, en sonda filmdeki yorumcularla ilgili bilgiler gelince tereddüt ettim. Hemen hepsi de profesör, pek çok kitap yazmış, saygıdeğer insanlar. Bu filmi eleştirecek yeterlilikte olmayabilirim. Yine de biraz değineceğim.
Film daha çok belgesel havasında ilerleyen, gerçekten de izleyenine yeni bir “dünya görüşü” kazandırmak isteyen bir yapım.
Çoğu yerde basitleştirmeler ve mecazlar vardı. Hücrelerin dans ettiği bölüm gibi. Bu açıdan film yoruma açık. İki kişi filmi izleyip tamamen farklı şeyler anlayabilir. Benim yorumum da kendime özgü olacak.
Öncelikle filmde çok önemli sorulara cevap verilmeye çalışılmış. Gerçeklik nedir, Tanrı nedir, bilinç nedir gibi. Kuantum fiziği, tıp, moleküler biyoloji, psikiyatri, ilahiyat gibi çok farklı alanlardan uzmanların bu sorulara benzer, birbirini destekler yanıt vermesi dikkate değer. Öyle olmasaydı ortaya böyle bir film çıkamazdı.
Filmde kuantum fiziği üzerinde çok durulmuş. Günlük hayatımızı dahi etkilediği iddia edilmiş. Mutlaka etkiler ama bu etkinin boyutu çok değildir diye düşünüyorum. Kuantum, nanometre ve daha küçük ölçeklerde geçerli kabul edilir. Kaldı ki kuantum teorisi fiziğin nihai teorisi değil.
Ben filmi fazla insan ve bilinç merkezli buldum. Yani, insanın duygusal ve moleküler “bağımlılıkları” (uyuşturucu, içki, seks, oyun bağımlılığı, belki daha geniş olarak nefis) ve bunları aşmamız gerekliliği üzerine söyledikleri doğru. Kendimizi geliştirerek sahip olduğumuz bilincin hakkını vermemiz gerektiği de. Ama tüm evreni bu bilinç ve insan üzerinden açıklamak yeterli mi? Filmde söyledikleri gibi, evren hayal edebileceğimizden çok daha büyük. Ama yine filmde “Tanrı biziz” lafı da tekrar tekrar söylenmiş. İnsanın yaratıcı gücünden bahsedilmiş, fakat bu gücün henüz yarım olduğu belirtilmiş ve hedef olarak da bu yaratıcı gücü geliştirmek gösterilmiş.
Filmdeki yorumcular ateist olmamakla beraber, tek tanrılı dinlerde anlatılan Tanrı kavramını inandırıcı bulmuyorlar. Mesela günahkarlara sonsuz azap verecek bir cehennem ya da sonsuz mutluluk sağlayacak cennet pek öyle kabul ettikleri şeyler değil gibi. Bu açıdan filmin bilimi kullanarak kendine özgü bir inanç sistemi ortaya koyduğu söylenebilir.
Bilim ve din arasında çekişme zaman zaman olmuştur. İkisi de evrenin ve insanın kökeni hakkında açıklamalarda bulunur. Her zaman aynı şeyleri söylemezler. Farklılıkların olduğu noktada her birey, hangisine inanacağı konusunda kendi tercihini yapar. İkisinde de “inanç” vardır. Dindeki inançlar değişmez ve mutlak inançtır. Bilimde ise inançların yapılan deneyler ve ortaya çıkan kanıtlar ışığında değişebileceği kabul edilir. Tabi söz konusu insan olunca bilim dünyasında da bağnazlar olabilmektedir.
Bilinç üzerinden köken tartışmasına dönersek… Henüz yapay bilinç geliştirebilmiş değiliz. En güçlü bilgisayarlar bile insan beyninin kapasitesinin çok altında. Kaldı ki sorun sadece donanım değil. Yazılım boyutu da var. Neyse… Diyelim ki bilincin sırrını keşfettik ve bilgisayarlar bir gün “uyandı”. Hatta öyle bir noktaya geldik ki, “Sims” oyunundaki gibi sanal bir dünyamız var ve bu dünyada pek çok karakter yapay bilince sahip. O dünyada yaşıyorlar. Onlar da nereden gelip nereye gitmekte olduklarını merak ediyorlar. Bir yaratıcıya inanıyorlar. Oysa aslında dünyaları kendilerinin sandığından çok farklı. Devasa bir hard disk’in içinde mevcutlar. Süper işlemci çipinin hesap gücü sayesinde düşünüyor ve hissediyorlar. Eğer bir gün insanoğlu buna benzer bir şey yapabilirse gerçekten filmde dedikleri gibi Tanrı rolünde olur. Ya da belki de biz gelişmiş bir türün ürettiği bilgisayar oyunuyuz (Anlattığım şey Matrix’e benziyor ama tam değil. Orada insanlar gerçekten vardı). Bu tür düşünceler gerçekten kafa karıştırıcı. Tabi eğer bilinci yapay olarak üretmek mümkün değilse o zaman sorun yok. Diğer taraftan her saniye doğan onlarca bebek, bilinçli bir beyinle doğuyor. Evrendeki bildiğimiz en karmaşık nesne olan insan beyni her saniye tekrar tekrar üretiliyor.
Belki de sanal dünyamızı ayrıntılı tasarlamak yerine belli bazı kurallar koyarız. Kütle çekimi kanunu gibi. Çok temel bir altyapı oluştururuz ve her şeyi bir patlamayla ortaya saçarız. Ve neler olacağına bakarız. Bu tarif şimdiki evrenimize daha çok uydu. Big Bang denilen patlamanın olduğu anda, yaklaşık 15 milyar yıl önce, tüm evren küçücük bir noktaydı ve tüm fizik kanunları o küçücük noktanın içinde vardı. Ve evren genişledi, değişti, bugündeyiz.
O ilk noktanın özelliklerini bilmek mümkün olsa evreni –sanal olarak da olsa- tekrar yaratmak mümkün olur mu? Ya da bir açık kapı bulup evrenin dışına çıkmak?
Bu konu daha çok uzar ama hem ben yazmaktan yoruldum hem de herhangi ikna edici bir sonuca ulaşmak mümkün değil. Maksat fikir jimnastiği, onu da yapmış olduk.
Not: Filmde duygularımızın suya etkisi diye bir sahne vardı ki, çok fantastik geldi. Orada ne olduğunu tam anlamadım ama sitesi şu.
Pazar, Haziran 1st, 2008:
İlgi gösterip filmi izlediğin ve bu gayet doyurucu yorumunla yazını zenginleştirdiğin için çok teşkkür ederim.
Evet, aslında tam olarak bir filmden çok bir belgesel havasında. Kuantum fiziği felsefesini aktarabilemek için, daha çok anlaşılabilmesi için basit ve hayattan örnekler vermeye çalışılmış.
Farklı çıkarımlar yapılabiliyor. Yorumların ve analizin için tekrar teşekkürler.
Perşembe, Eylül 4th, 2008:
açıkcası başından itibaren kurmaca olduğu belliydi yani ben kurmaca olduğunu doğla olarak anladım:):)gazetecilikle çok ilgili olduğum için 1818atatürkün doğumundan beri olan bütün haberleri okudum we bi çoğu aklımda böyle birşeyde olağan üstü bir olay olurdu we aklımdan çıkması imkansız olurdu:):)yinede habercilikle ilglenmeseydim sonuna kadar inanırdım…yazı çok akıcı we inandırıcı ayrıca müthiş bir konu:):)arkadaşım seni gerçekten tebrik ediyorum…