Hesaplaşma

 arya yazmış

Elimdeki telgrafla öylece kalakalmıştım. Telgrafta yazanları anlayamamıştım. Telefonla bildirmek yerine telgrafla haber almak şaşırtmıştı başlangıçta ve bunu babaannemin gönderdiğini anlayınca şaşkınlığım geçti.

Babaannem beni görmek istiyordu. Yıllardır onu görmemiştim, ara sıra arayıp hatırını sormak istiyordum ama kulakları duymuyordu. Sürekli aynı cümleleri tekrar ediyordu ağlayarak “Serap’ım gel!“.

Dayanamıyordum onun yalvarmasına, gitmek istiyordum yanına ama her seferinde bir şeyler çıkıyor, yanına gidemiyordum.

Bu sefer telgrafla ulaşıp, yalvarıyordu bana. “Serap’ım gel” diyordu. Onu görmek istiyordum ama doğduğum şehre gitmek gelmiyordu içimden. Yıllardır üzerimden atamadığım, acısını hala taşıdığım tüm kötü anıları, hayatımı kabusa çeviren anıları orada yaşamıştım. İzlerini silmemin imkansız olduğu anılar.

Bu kez gitmeliydim. Babaannemi görmez ve o ölürse ömür boyu vicdan azabı çekecektim. Yaşlı ve beni hep sevmiş birinin son dileğini yerine getirmediğim için bir ömür suçlu hissedecektim kendimi. İşlerimi bir an önce halledip yola çıkmalıydım. Uzun bir tatil planlamıyordum. Birkaç gün yanında kalıp hemen dönecektim.

Yıllardır hasta olduğunu, belinin iyice büküldüğünü, kulaklarının duymadığını biliyordum. Ama hala kendine bakabildiğini bilmek beni rahatlatıyordu. Annem, yılda bir kez yanına gidiyor, haberlerini de annemden alıyordum.

Uçaklamı gitsem kendi otomobilimle mi? Bilmiyordum. Uzun ve bilmediğim bir yoldu, tek başına yola çıkmak cesaret istiyordu. Uçak daha güvenli ve kısa olacaktı. Sonunda en kötü ve zor olanı seçtim. Kendi arabamla gidecek, riski göze alacaktım.

Eşim başlangıçta birkaç gün beklersem kendisinin de bana eşlik edebileceğini söyledi. Onu beklemek zamanımı alacaktı ve tabi ki o da bana itiraz edip, otobüsle ya da uçakla gitmemi istedi. Ama beni bu hayatta en iyi tanıyanlardan biriydi. Kararımdan dönmeyeceğimi biliyordu. Yapabileceği en iyi şeyin o bölgeyi ayrıntıyla anlatan bir harita temin etmesi olacağını anlamıştı.

Hazırlıklarım bitmişti. Anneme haber vermem gerekiyordu ama bunu oraya gittikten sonra yapacaktım. Tek başıma ve kendi arabamla gittiğimi duyunca şüphesiz engel olmaya çalışacaktı. Eşimi arayıp ona kızacaktı. Bana zaman kaybettirmesi bir yana kavga edecektik uzun bir küslük dönemi geçirecektik.

Yıllardır annemle ilişkimiz böyle devam ediyordu. Ben bir şeyler yapıyordum, o itiraz ediyor, sonuçta kavga ediyorduk ve bana kızgınlığını küserek belli ediyordu. Ben istediğim şeyi yapıyordum, küskünlüğümüz daha da uzuyordu. Bizim ailede geleneksel bir durumdu ve bu durumu annemle, babaanneme gittiğim için yaşamak istemiyordum.

Sabaha karşı yola çıktım. Eşim Taner son bir kez ısrar etti. Sabah uçakla ya da otobüsle gitmem için, ama dinlemedim. Endişesi gözlerinden okunuyordu ama yola çıkmıştım, dönüşü yoktu. Anneme ben onu arayıncaya kadar bir şey söylememesi konusunda uyardım tekrar. Canım kocam söylediklerime itiraz etmeden kafasını sallıyor, sürekli dikkatli gitmem ve telefonu açık tutmam konusunda beni uyarıyordu. Beni ne kadar çok sevdiğini bir kez daha anladım Kendimi bazen anlamıyordum onun yerinde olsaydım aynı anlayışı eminim ondan esirgerdim.

Şehirden çıktığımda hava yeni aydınlanıyordu. Hareketli bir müzikle yoluma devam ettim, bazı yerlerde arabamı durdurup eşsiz doğayı seyrettim. Yolu yarıladığımda uykumun geldiğini hissettim. Ama nerede mola vereceğime karar verememiştim. Taner her saat başı arayıp beni kontrol ediyordu .Ona kızsam da beni merak edip endişelendiği için bunu yaptığını biliyordum.

Geçtiğim şehirlerden birinde bulunan küçük bir motelde konaklamaya ve ertesi gün yola devam etmeye karar verdim. Pis bir moteldi. Ama; duş aldıktan sonra öyle çok yorulmuştum ki başka bir otele gidemeyecektim.

Taner’in ısrarla telefonu çaldırmasıyla uyandım. Saat 12:00’dı. Taner bir an önce yola çıkmamı istiyordu. Akşama kalmamalıydım. Hemen kahvaltı edecek bir yer bulmalıydım. Nasıl uyumuştum bu kadar anlamamıştım. Bu pis otelde kahvaltı yapıp midemi bozmak istemiyordum.

Yol üzerinde hani müşterileri sadece uzun yol şoförleri olan terkedilmiş küçük bir lokanta bulup bir şeyler atıştırdım. Arabama uzun uzun baktıklarını fark ettim. Onların ilgilendikleri arabamın markası değil benim yanımda bir erkek olup olmadığıydı. Yalnız başına uzun yoldan gelen bir kadını garipsiyorlardı. Bir şeyler konuşmaya çalışsalar da benim onlarla sohbet etmeye vaktim yoktu.

Babaannemin yaşadığı o küçük kasabaya çocukluğumun kasabasına iki saat sonra ulaşacaktım. Dikkatimi yola verdiğim için etrafıma dikkatlice bakamıyordum ama yavaş yavaş anımsıyordum. Elimde bulunan yol haritasına tekrar baktım. Doğru yoldaydım.

Çocukluğumda bu yollarda askerler olurdu. Sürekli kimlik kontrolleri… Ama ıssızdı artık, birkaç araç geçiyordu yanımdan. Yemyeşil buğday tarlaları eşlik ediyordu. Pencereyi açtım. Buraların bir tek temiz havasını özlemiştim yıllar boyunca ve içime çektim o havayı.

Ve nihayet gelmiştim. Çocukluğumun kasabasının sınırları içindeydim ve beni karşılayan askerler oldu. Kimlik kontrolü yapacaklardı. Onlarda yanımda kimse olup olmadığına bakıyordu. Gülümsedim. İyi yolculuklar dileyerek uğurladılar beni.

Hala değişmemişti buralar, tozlu yollar, meraklı gözler, yoksul insanlar, kapı önlerinde sohbet eden kadınlar. Her şey aynıydı. Babaannemin oturduğu evin önüne geldiğimde derin bir nefes alarak indim arabadan. Giriş kapısına baktım, evet o kapı eskimiş, demirleri paslanmış, boyası dökülmüştü. Bakılmamıştı.Bu evde yaşananlar kimsenin yüreğinde eskimemişti ama ev eskimişti. Babaannemin kiracıları karşıladı beni.

Küçüklüğümden beri anlamazdım şu anda olanları; insanlar evinde otururken aniden kapıdan biri belirince hepsinin kapının önüne çıkıp meraklı gözlerle bakışını. Nerden biliyorlardı anlamıyordum. Aynı şaşkınlığım devam ediyordu. Hiç biri tanımıyordu beni ama ben bazılarını tanıyordum. Kendimi tanıtırken babaannem:

- “Serap’ım…” diyerek balkondan bağırdı.

Oradan uçarak gelip boynuma atlayacak sandım. Ona bakarken, o çoktan inip yanıma gelmişti. Sarıldı kokladı beni ağlıyordu. Herkes onu sakinleştirmeye çalışıyor,

- “Ağlama teyze bak torunun geldi” diyorlardı.

Uzun bir süre bana sarılıp ağlamaya devam etti babaannem.Yılların özlemiydi. Bense ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. “Tamam babaanne” diyebiliyordum. Oysa hiç kimseyi duymuyordu. Ben geri çekilince anladı.

- “Tek başına mı geldin? Valizin nerede?” diye sordu. Arabayı gösterdim. Hayretle:

- “Yavrum nasıl geldin onca yolu?” dedi.

Ne cevap versem anlamayacaktı. Küçük valizimi alıp yukarı çıkarıverdi, ben arabayı kilitlerken. Arkasından ağır adımlarla çıkarken anladım ki; babaannem hiç değişmemişti. Eskisi gibi tez canlıydı. Bacakları yaşlanmamıştı, yılların yüküyle beli kamburlaşmış, o pek çok acı sözü duyan kulakları kapanmıştı. Çok az duyuyordu.

Kapının önüne geldiğimde babaannem hemen terliğimi ayaklarımın önüne koydu. Belki gelir de giyerim diye, benim için aldığını annem söylemişti. Çocukluğumun beton evine yine gelmiştim işte. Oysa dönmemek üzere gitmiştim. İçim ürperdi bir an. Uzun ve sessizce baktım eve, duvarlarına. Anıları tekrar yaşamak, hatırlamak istemiyordum.Telefonun çalışıyla irkildim, sıyrıldım düşüncelerimden.

Arayan Taner’di. Onu tamamen unutmuştum. Geldiğimi duyunca derin bir nefes aldığını telefondan bile duydum. Babaannem beni nereye oturtacağını bilemiyordu.Telaşla beni rahat ettirmeye çalışıyordu ama beni rahat ettirmeye çalıştıkça ben rahatsız oluyordum.

Çocukluğumda da böyleydi. Babaannem beni korur, herkesten kollar, yanında olduğum her an beni mutlu etmeye çalışırdı. Ama her şeyden öte yaşlı bir insanın bana hizmet etmesi bana rahatsızlık veriyordu. Neler yaptığımı soruyordu soluk almadan, ona bağırarak cevap vermekten yorulmuştum. Durup dururken ağlıyor “Serap’ım… Canım…” diyerek iç çekiyordu.

Babaannemin yüzüne baktım uzun uzun; yaşlar süzülen gözlerine ve o yılların, acıların izi olan kırışıklıklarına. Nasıl yaşıyordu onca acıya, onca kedere rağmen anlamıyordum. Olağanüstü sabrı beni hayretlere düşürüyordu. Bu yüzden bile saygıyı hak ediyordu.

Kapının çalışıyla babaannem fırladı yerinden hızla. Kulağı ağır işitiyordu ama kapı zilini hemen duymuştu. Anlamıştım benden başka bekledikleri vardı. Şimşekler çaktı o an beynimde.Yoo…. Babaannem bunu yapmış olamazdı. Geldiğim gibi giderdim eğer; düşündüğüm şeyi yapmışsa. Gözlerime inanamıyordum. Kalakaldım oturduğum yerde. Kardeşim Burak’tı gelen.

O da şaşırdı beni görünce. Benim gibi o da şok geçiriyordu. Babaanneme çevirmiştik bakışlarımızı. O bakışlarda tek soru vardı. Neden? O da biliyordu bu soruyu öfkeyle ona soracağımızı. Hiçbir şey olmamış gibi:

- “Yoldan geldiniz, açsınızdır” dedi.

Bağırsam mı, gülsem mi diye bu iki zıt duygunun arasında bekledim sersem sersem.

Burak’la birbirimize bakmadan bulunduğumuz yere çöktük öylece. Kaç yıl olmuştu birbirimizi görmeyeli hatırlamıyordum. Yıllardan sonra iki kardeş gibi değil iki düşman gibi bakıyorduk birbirimize. Babaannem ara sıra bizi kontrol etmeye geliyor, sonra yeniden mutfağa gidiyordu. Başım çatlayacak gibi ağrımaya başlamıştı.

Babaannemin getirdiği yemeğe dokunmak bile istemedim, ısrarla ikimizi aynı sofraya oturttu. Bu halimizi aileden birileri görse inanmazdı ama babaannem sanki her gün aynı sofrada yemek yiyormuşuz gibi doğaldı. Burak’a neler yaptığını soruyordu. O da kesik cevaplar vererek sorularını geçiştiriyordu. Sesindeki öfke dikkatimden kaçmamıştı. Burak her an bu sofradan çekip gidebilirdi.

Onun yurtdışında yaşadığını biliyordum. Onun dışında yıllarca Burak hakkında hiçbir şey bilmek, duymak istememiştim. Ona olan öfkemi yıllarca yüreğimde yaşatmıştım. Ne annemin yalvarmaları, ne araya giren dostlar ikimizi yumuşatamamış, öfkemiz üstün gelmişti ve babaannem bizi oyuna getirmişti.

Ona bunu yaptığı için bağırıp çağırmak, sonrada vurup kapıyı gitmek istiyordum. Ama babaanneme kıymam için gaddar olmam gerekiyordu.Ona zarar verirsem kendimi asla affetmeyecektim. Bu iki duygu başımın daha çok ağrımasına neden oluyordu. Burak’ın ne düşündüğü ise umurumda değildi.

İki düşman olduğumuzu bizden başka kabullenen olmamıştı. Burak ve ben birbirimizin tek düşmanıydık. Herkes “Ama siz kardeşsiniz…” diye başlıyordu cümlelerinde. Kardeş olmamızın düşman olmamıza engel olmadığını kimse anlamıyordu.Unutmamızı bekliyorlardı olanları.

Ben haklıydım ama yıllarca ona nefretim büyürken haklı olduğumu daha çok anlamıştım. Üç yılımı mahvetmiş ve babamın ölümüne neden olmuştu ama biz kardeştik. Herkes olanları unutmamı istiyordu. Burak’ta kendini haklı buluyordu. Buna inanamıyor, ona öfkem daha çok büyüyordu. En çok babamla geçireceğim yılları elimden aldığı için öfkeliydim. Ona düşmanlığım bundandı.Babamı özledikçe ondan nefret ediyordum. Herkesin olanları unutmasına öfkeleniyordum.

O yıllarda cezaevinden çıktıktan sonra eğer yurt dışına gitmemiş olsaydı ve de annemin bu acıya da katlanabileceğini bilseydim onu öldürebilirdim. Başladığım yerde bitirebilirdim her şeyi ama yapmadım. Yıllarca düşündüm “keşke yapsaydım” dedim, kimi zaman bazen de “İyi ki yapmamışım” dedim.

Hayatımın bir döneminin yok olup gitmesine neden olmuştu. Cezaevinden çıktıktan sonra geç kaldığım hiçbir şeyi yakalayamamıştım. Burak yüzünden hayata geç kalmıştım. Kimse anlamıyordu, kimse geç kaldıklarımı görmüyordu.

Ne zaman ben cezaevindeyken geçip giden, benim olması gereken güzellikleri anlatmaya çalışsam, o dört duvar arasındayken giden umutlarımı anlatmaya çalışsam “Ama o senin kardeşin bak sen de evlendin” diyorlardı. Sanki tek derdim, yaşama amacım evlilikti. Ne olursa olsun başka umudum yokmuş gibi evliliğe de yetişmiştim onlara göre, yani 3 yıl cezaevinde boş yere kalmış olsam da hayatta hiçbir şey kaçırmamıştım.

Haksızlığa uğramış olmam kimsenin umurunda değildi. Taner’e yani kocama haksızlık etmiyordum böyle düşünerek, beni ne olursa olsun koşulsuz sevdi, hep sevdi. Anladı her şeyden önce beni, cezaevindeyken yanımdan geçip giden umutlarımı bana vermek için benden daha çok çabaladı. Yarım kalan üniversite öğrenimimi tamamlamam için çok uğraştı. Ceza aldığım için üniversiteden atılmıştım aylarca süren mahkemelerle en çok o uğraştı. Suçsuzluğumu ispat etmek için hayatını ortaya koydu resmen, kariyerini de.

Sonunda af çıktı ve ben üniversiteye döndüm. Tabi bunda üç yıl ceza aldığım davadan sonunda suçsuz bulunmamın da etkisi vardı ama yorulmuştum. Taner işini gücünü bırakıp benimle beraber oturup ders çalıştı. Ben yılmayayım, vazgeçmeyeyim diye. O bulunmaz biriydi ama bazen ona haksızlık ediyordum. Hayata olan öfkemi, Burak’a olan öfkemi ondan çıkartıyordum. Sabrına ve beni bırakıp gitmemiş olmasına çok şaşırıyordum ara sıra.

Babaannemin:

- “Serap’ım sen biraz dinlen” demesiyle sıyrıldım düşüncelerimden.

Babaannem de telaşlıydı yüzüme bakarken. Migren ataklarımdan biri başlamıştı. Gözlerimi açamıyordum. Midem bulanmaya başlamıştı. Babaannemin yüzüme bakışından anlamıştım, yüzümde sararmıştı. Babaannemi telaşlandırmak istemiyordum ama eminim birkaç saate kadar iğnemi olmazsam ister istemez telaşlanacaktı. İlaçlarımı yanıma almış olmayı diliyordum ama korkarım telaştan almamıştım. Uzun zamandır da migren ağrısı çekmiyordum. O ilaçlara artık ihtiyacım yok diye düşünmüştüm.

Burak’a öfkem birkez daha arttı. Bu onun armağanıydı. Cezaevine girip babamın ölümünü duyduğumda başlamıştı migren.dört gün boyunca acıyla ve sayıklayarak yatmıştım. Doktor bununla yaşamam gerektiğini söylemişti. Tıpkı bu öfkeyle yaşamayı öğrendiğim gibi. Midem çok kötü bulanıyordu, lavaboya gitmem gerekiyordu.

Babaannem kolumdan tuttu ve lavaboya gittim. Eczaneye gidip ağrıkesici bir iğne olmazsam geçmeyecek daha da kötü olup kafamı duvarlara vuracak kadar acıyla kıvranacağımı biliyordum. Kendime geldiğimde hastanedeydim. Babaannem ağlıyordu ve Burak kapıda bekliyordu. Ağrım geçmişti. Doktor:

- “Geçmiş olsun serap hanım” dedi.

- “Sağolun” dedim usulca.

- “İlk defa mı böyle oluyor” diye sordu.

- “Hayır, ama uzun zamandır böyle olmamıştım. İlacımı yanıma almayı unutmuşum, dedim” gülümseyerek.

- “Neyse kardeşiniz aldı ilaçlarınızı.Atak başlamadan alın lütfen” dedi doktor.

Off… Sanırım yeniden başlayacaktı atağım Burak’ın ilacımı aldığını duyduktan sonra. Onun bana yardım etmesini istemiyordum.

Kabus gibiydi her şey. Eve dönerken tıpkı eskisi gibi babaannemin dizlerinde arabanın içinde uyumuştum. Çocukluğumda bu dizlerde uyuyarak huzur bulurdum. Yine çocuk gibi huzurla uyudum.

Uyandığımda yataktaydım. Burak taşımıştı beni buraya ve ilaçların etkisiyle uyanmamışım ertesi gün olmuştu. Telefonum başucumdaydı, saate baktım saat 10:00 olmuştu. Burak babaannemle konuşuyordu:

- “Konuşmak istemiyor ki babaanne” diyordu. Benden bahsediyorlardı.

- O ablan senin, sen af dile bakalım ondan sonra…

- “Ama babaanne…” diye itiraz edecek oldu Burak. Babaannem:

- “Sus! Ne istiyorsam onu yap. Son dileğim bu senden” dedi bağırarak.

Odamın kapısını açtım. Babaannem hemen:

- “Hah uyandın mı Serap’ım. İyi misin?” diye sordu.

Başımı salladım. Yüzümü yıkayıp mutfağa geçip babaanneme yardım ettim. Kapı çaldı. Burak koşup açtı kapıyı.

- “Canım Burak’ım” diye bağırıyordu halam.

Onu tamamen unutmuştum. Bu kasabada yaşıyordu. Yıllardır hiç görüşmemiştim. Defalarca öptü Burak’ı. Şaşkın şaşkın onlara bakarken “Serap!” diyerek aniden bana doğru koştu.

- “Ne kadar değişmişsin” diyerek baktı bana, sonra sıkıca sarıldı.

Hiç bırakmayacak sandım ama dakikalar sonra bıraktı. Art arda sorular soruyordu ikimize, o sırada kahvaltı hazırlıyordu babaannem.

Telefonumun çalmasıyla kalktım halamın yanından koşarak. Taner’di:

- “Canım nasılsın?… çıldırdım meraktan” dedi. Telaşla:

- “İyiyim canım” derken onu ne kadar özlediğimi anladım…

- “Seni çok özledim Taner. Yanında olmak istiyorum, sana ihtiyacım var” diyerek ağlamaya başladım.

Şaşırmıştı. Ne söyleyeceğini bilmiyordu. Dünden beri tuttuğum gözyaşlarıydı bu gözyaşları. Anılarla böyle yüz yüze gelmeye hazırlamamıştım kendimi.

- “Canım sakin ol istiyorsan hemen çıkabilirim yola, ama sakin ol ağlama ne olur” diye yalvarıyordu.

- “Dün defalarca aradım seni sonunda Burak açtı telefonu, migrenin tutmuş yine. Burak orada biliyorum ama bir an önce yüzleşmen en iyisi” dedi birden.

- “Nasıl yani?” diye sordum gözyaşlarımı silerek.

- “Konuş onunla, yıllardır içinde biriktirdiklerini haykır ona,neden diye sor ona belki geçerli nedenleri vardır. Belki o senden daha çok üzgündür” dedi. Konuştukça şaşırmıştım.

- “Ne diyorsun sen Taner?” diye tekrar soracak oldum.

- “İstiyorsan gelirim yanına ama; bu meseleyi ikiniz halletmelisiniz.Ve halledersen her şey daha güzel olacak emin ol canım” dedi.

Kalakalmıştım…

- “Tamam hayatım” dedim sakince.

- Benim kapatmam gerekiyor hastam geldi,daha sonra tekrar ararım. Haa …bu arada Annen aradı. Babaannenin yanına gittiğini söyledim, bir şey söylemedi.

Annem de biliyordu her şeyi. Aramaması da ondandı. Taner:

- “Herkesin haberi var sanırım hayatım , bir komployla karşı karşıyasın” dedi gülerek.

- “Bundan bile gülecek bir şey çıkartıyorsun” diye karşılık verdim gülümseyerek.

- “Herkes yıllardır onları üzen bu sorunun bitmesini istiyor hayatım” dedi ciddileşerek.

- “Hoşçakal …” diyerek kapattı telefonu.

Gözlerimi silerek girdim odaya. Halam:

- “Kocan mı aradı?” diye sordu.

- Evet selamları var.

Babaannem de:

- “Akşamda kaç kere aradı” dedi.

- Biliyorum babaanne.

- “Üzülmemesi gerekiyor karımı üzmeyin demiş” dedi. Gülümsedim.

Halam çayını yudumlarken bir yandan da sorularını devam ettiriyordu. Hakkımda her şeyi öğrenmek istiyordu. Benim ağzım doluyken Burak’a soruyordu; “Çocuk nasıl?” diye sorduğunda, aniden elimde olmadan ben de Burak’a bakmıştım. Evli olduğunu ilk kez duyuyordum ve baba olduğunu.

- “İyi hala” diye cevapladı kısaca.

- “Adı neydi” dedi halam.

- “İlhan” dedi Burak.

Lokmam öylece ağzımda kalmıştı .Donmuştum. Babamın adını koymuştu, utanmadan. Burak’ın gözümdeki öfkeyi gördüğüne emindim. Halam durmuyordu:

- “Senin çocuğun yok değil mi Serap?” diye sordu.

- Yok hala, kısmet.

- Kocan doktor muydu senin?

- “Evet” diyerek çayımı yudumladım.

Başım yeniden ağrımaya başlamıştı. Yüreğim geçmişle yüzleşmeyi Burak’la yüzleşmeyi kaldırsa da başım kaldırmıyordu işte. Aniden kalktım masadan babaanneme dönerek:

- “Dün doktorun verdiği ilaçlar nerede babaanne?” diye sordum

- Valizinin üstünde ama; niye arıyorsun ki?

- Ağrım yeniden başladı.

- Niye ki?

- “Dayanamıyorum bu acıya!” dedim bağırarak.

Artık başlamıştım devamını da getirmeliydim:

- “Bunca yıl hayatımı mahveden, babamın ölümüne sebep olan insanın kardeşim olması gerçeğine katlanamıyorum. Sizin hiçbir şey olmamış gibi davranmanıza dayanamıyorum. Beni ihbar etmeseydi, ben çok daha iyi yerlerde olacaktım. Cezaevinde acıyla kıvranmayacaktım. Babam acıdan ölmeyecekti, babamı son kez bile göremedim cenazesine bile katılamadım” derken artık gözyaşlarıma engel olamıyordum…

- “Baksana ben cezaevindeyken, babam mezardayken, beyefendi evlenmiş çocuğu olmuş bir de babamın ismini koymuş, kız olsaydı benim ismimi koyacaktın?” diye sordum Burak’a.

- “Evet” dedi Burak…

- Senin ismini koyacaktım. Bir tek sen acı çektin sanıyorsun değil mi? Sen cezaevindeyken, sen bir kere mahkum oldun ama; ben ömrüm boyunca mahkum oldum. Seni korumak için yaptığım şeyin en çok bana zarar vereceğini; acısını en çok kendimin çekeceğini bilemedim ama bir şey söyleyeyim mi şimdi olsa yine seni ihbar eder; dışarıda birileri seni öldürmesin yaşayasın diye yine aynı şeyi yapardım. Sen sokakta o miting senin; bu miting benim, vatan millet diye gezerken annem her gün ölüyordu, babam kahroluyordu, ben korkudan ölüyordum. O günlerde sokaklar kandı kurşundu, kim kimi vuruyor belli değildi. Tek çıkar yol buydu. Kimseyi dinlemeyecek kadar asiydin. Ne desek sen vazgeçmeyecektin. Seni korumak için yaptım ben.

Öylece kalmıştım, her şey donmuştu. Burak ayakta bana bakıyordu ve devam ediyordu:

- Ya senin yaşamanı sağlayacaktım ya da annemin babamın senin cesedinin üzerinde ağıt yakmasını seyredecektim. Ben senin yaşamanı seçtim. Ailemiz için, senin için yaptım ben bunu, pişman değilim ,tek üzüntüm seni kaybetmekti. Biliyordum beni suçlayıp düşman olacağını. Seni ihbar eden bir haindim, seni davandan ayıran kötü kalpli biri ama yaşadığını bilerek teselli olmak daha iyiydi. Babamın asıl ölüm nedenini hiç sormadın değil mi?… Haberin yoktu… Sen cezaevine girmeden önce de bilmiyordun onun hasta olduğunu, sana nasıl düşkündü bilirsin sen üzülmeyesin diye kimse sana söylemedi babam istedi saklamamızı. Kanserdi o ve senin yaşayacağını bilerek mutlu öldü o.

- “Bilmiyordum” dedim sadece hıçkırarak.

- “Sormadın ki. Bu konu açıldığında öfkenden kimse sana bir şey söyleyemiyordu ki yavrum…” dedi babaannem, “Hem sen doğru dürüst hiçbirimizle görüşmedin ki o zamandan beri

Midem bulanıyordu. Yere çöktüm öylece, başım çatlıyordu. Düşünecek, bir şeyler söyleyecek durumda değildim. Kusmaya başladım. Burak’ın beni kucakladığını hissettim sadece.

8 kez oylanmis, 5 uzerinden 5 8 kez oylanmis, 5 uzerinden 5 8 kez oylanmis, 5 uzerinden 5 8 kez oylanmis, 5 uzerinden 5 8 kez oylanmis, 5 uzerinden 5 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,


15 Kasım, Perşembe , 2007

Öneri: (Sponsor)

10 Yorum yapılmış

  1. Perşembe, Kasım 15th, 2007:

    Serap’ın babaanne sevgisi onu hangi gerçeklerle yüzleştirdi.Yaşlı bir insanın böyle bir arzusu kırılmaz elbette.Gerçek olması büyük ihtimal.Bir dönem aşağı yukarı tüm evlerde irili ufaklı benzer siyasi hikayeler yaşandı.
    Bu yürek dağlayanlardan biriymiş..Çok etkilendim.

  2.  
    cilekbahcesi

    Perşembe, Kasım 15th, 2007:

    Bu gerçek bir hikayemidir bilmiyorum ama kurguysa bile ben bir solukda okudum öğle hoşuma gitti ki hikaye bittiyinde ben öğle kalakalmıştım.Çünkü kendimi tamamen Serap olarak düşünmüşüm ki olayı kendim yaşadım sanki.Hatta bu konuda Cevval kusura bakmasın beni en çok etkileyen yazı oldu.Benim için en iyi yazılar Cevvale aitti ama bu hepsini solladı.Harikaydı ve lütfen devam et yazmaya.

  3. +1
     
    Semih

    Perşembe, Kasım 15th, 2007:

    Birilerine ya da bir seylere duyulan ofkeyle butun kapilari kapatanlarin hazin durumunu ne guzel anlatmissin. Ofkeyle kalkanin zararla oturdugunu ve gordugumuzu sandigimiz seylerin cogunun aslinda gorundugu gibi olmadiginin carpici bir ornegini ne guzel dile getirmissin. Kendimizi hep ak cikartip, bir baskasini sormadan sorgulamadan kolayca mahkum etmemiz ne kadar sik rastlanilan bir durum. Ah bir su “ben” gozlugunu cikararak bakabilsek olaylara hayatimiz daha guzel olacak… Eline kalemine saglik, cok tesekkur ederim bu hikaye icin…

  4. Cuma, Kasım 16th, 2007:

    aklımda yazacak fazla bir şey kalmadı
    hikaye çok etkileyici tebrik ederim
    aynı anda saygı, sevgi, nefret ve siyasetin acımasızlığı hikayeden
    daha iyi anlatılamaz her halde

  5.  
    Cevval Portakal

    Cuma, Kasım 16th, 2007:

    hikaye gerçekten muhteşem, ben de kurgu mu yoksa gerçek mi olduğunu merak ediyorum. @arya yakında konuya açıklık getirir belki.
    neden kusura bakayım @çilekbahçesi, sezar’ın hakkı sezar’a. özellikle de uzun süredir bekleyen böyle bir yazının güzelliğinde çok az da olsa payım olduğunu bildikten sonra hiç kusura bakacak bir şey kalmıyor bana. :)

  6.  
    asena75

    Cuma, Kasım 16th, 2007:

    seni inat seniiii, yillardir bir kez birilerini dinlemek zahmetine katlansaydin son duyduklarini belki de daha önce duyacak ve bir sürü insan gibi kendinin de aci cekmesni önleyecektin.

    neyse en azindan kardesin bunlari sana itiraf edebilme sansina erismis nihayet.

    hem kardesin senin düsündügün kada kötü olsa ailede de ona tpki verenler olacagini bir kez olsun düsünebilseydin.

    zararin neresinden dönülse kardir sevindim barismaniza.

    cok güel olmus biz de seninle birlikte yasadik adeta. cok basarili bir anlatim. kocana hayran kaldim bir insan esine ancak bu kadar destek olur senin de azmin hic kücümsenecek gbi degil. okulu gec te olsa bitirmissn.

    simdi gecmisi unut ve kardesn yüzünden kaybettigin seylerin hesabini birak ve ona siki siki saril. onun bu gün elde ettiklerinin sebebi oldugunu bil ve gelecege umutla bak.

    hic kusura bakma bu yazdiklarin kurgu ise cok güzel ama sayet yasadiysan cok yazik onca yili at gözlükleri ile gecirmissin. artik hayatabiraz daha genis bak ve mutlu olmaya calis.

  7.  
    arya

    Cuma, Kasım 16th, 2007:

    yorumlarınız için teşekkürler.bu yazının yalnızca bir kurgu olduğunu söylesem kimse hayalkırıklığına uğramaz herhalde.

  8.  
    asena75

    Perşembe, Ocak 3rd, 2008:

    beni sevindirir inan yasli bir kadinin onca acisi, anne ve babanin militan kizlari yüzünden gecirdigi korku dolu uykusuz geceler, hepsi hepsi kurguymus keske, o darbeler de kurgu olsaydi keske o yillari hic yasamasaydik.

  9.  
    nur_perisi

    Perşembe, Ocak 3rd, 2008:

    eğer gerçekten kurguysa hayal kırıklığına uğramaktan ziyadee asene ablam gibi sevinir ve derin bir oohhh çekerimm:))))

  10.  
    koala107

    Pazartesi, Nisan 21st, 2008:

    harika bir öykü.ellerine sağlık.tebrikler

Hesaplaşma başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress