Kadraj

 anafikir yazmış

Karşıdaki sitenin demir parmaklıklarının arasından apartman girişine bakıyorum. Karanlık. Pek bir şey göremiyorum. Apartmanın giriş kapısının ardında, karanlıkta yarım yamalak siluetler görüyorum, bir kişi mi, birkaç kişi mi belli olmuyor.

Köşedeki sokak lambası, apartman kapısının hemen önünde yamuk bir çizgi çizmiş. Mermerin bir tarafı karanlık.

Hemen önümden bir kadın geçiyor. Gözlerim bulanıklaşıyor. Sadece kırmızı çantalı olduğunu görebiliyorum. İş kadını. İyi giyimli sanki. O kadar kısa sürede nasıl farketmişsem.

Gözlerim tekrar netleşip, apartmanın pek bakımlı olmayan bahçesinden geçerek kapıya ulaşıyor. Sanki kapıda seri olmayan, ufak hareketlenmeler var.

Apartmanın içinde, karanlıktayım. Dışarı bakıyorum kapıdan. Karşıdaki kaldırımın, yol ile birleştiği yere bakıyorum. Hemen önümde bulanık gözüken bir genç var. Yakaları kalkık, lacivert bir mont giymiş. Kulaklarıyla oynuyor. O da dışarıya doğru. Kapının hemen önünde kulaklarını karıştırıyor.

Biraz sonra, kapkaranlık bir yerdeyim. Kocaman bir el gelip, sert, metalik kaplamalı, saate benzer bir şeye dokunuyor. O şey birden aydınlatıyor içersini. Bir ekranı var.

Sarsıntıların, kıpraşmaların arasında ekranda “Now playing: The Shins - New Slang“i görüyorum. O an içim çekiliyor, ekranı olan şeyden çıkan beyaz bir kabloyu takip etmekten kendimi alamıyorum. Az sonra çıkıyorum oradan, takip ediyorum yukarıya doğru giden beyaz kabloyu.

Kablo sanki tek değil. İki ince kablonun birleşiminden oluşmuş gibi. İnce ama şimdi kocaman gözüken kabloların arasından, yaklaştıkça vadiye benzeyen yerden uçuyorum yukarılara doğru.

Hemen sonra, kablo tahmin ettiğim gibi çıkıyor. Kısa bir boğumdan sonra ikiye ayrılıyor. Ben sol taraftan gitmeyi tercih ediyorum. Çünkü solağım.

Hızlıca, dağınık, sakala benzemeyen ama uzun kıllarla kaplı bir çenenin yanından geçiyorum, kabloyu takip ederek. Yanaklarda da seyrek seyrek ama simsiyah, sert olmadığı belli olan, orta uzunlukta kılları görerek ilerliyorum.

Kulağa doğru yaklaşıyorum. Birden çok gerilerden tok bir davul ve tef sesi geliyor. Az sonra yükseliyor ve daha tiz bir sese dönüşüyorlar ve bir gitar katılıyor aralarına.

Yine aparmanın içinden, karanlıktan dışarıya bakıyorum. Önümde yine aynı genç. Son bir kez yakalarını düzelttikten sonra kapıya doğru elini atıyor. Bir yerlerden müzikle birlikte zarif bir kadın sesi yükseliyor. Upuzun ve melodik, kesikli kesikli, dalgalı dalgalı “hu”ları var.

Önümde bulanık genç, kapıdan, dışarıdaki sokak lambasının göz kırptığını görüyorum. Sanki sadece onun gözünün yanlarında yağmur yağıyor. Sanki yere de düşmüyor o damlalar. Lambanın ışığının artık sarı olmadığı yerlerinde birden kayboluyorlar.

Apartman kapısının hemen üzerindeyim, yere doğru bakıyorum. Kapı önce II, biraz sonra V, az sonra da L harfine benziyor. Kapı V harfindeyken, dağınık ama kendi içinde garip bir bütünlüğü olan simsiyah saçıyla genç gelip, geçiyor.

Birden hareketleniyorum. Belli ki hareketli bir şeyle birlikteyim. İlerliyorum. Biraz önce, ıslak olmayan, karanlıkla yamuk bir şekilde çizilmiş mermeri geçip, ikinci basamaktan sonra ıslanmış olan merdivenlerden aşağıya iniyorum.

Az sonra, yere bakmaktayken, lacivert bir spor ayakkabının burunlarını görüyorum biri gidip, diğeri geliyor. Sade ve düzler. Dört parmak yukarı kıvrılmış paçalardan birini de görüyorum gel-gidin birisinde.

Uzaktan, sokağın sonundan, yokuştan yukarı doğru bir beyazlık vuruyor gözüme, kamaşıyorum. Kamaşıklığın içinde, karanlık bir kadın silueti beliriyor, ışığın sağ tarafını biraz bölerek.

Deminki seyrek sakalların oradan, montun yakasının üzerinden gencin dudaklarına bakıyorum. Kulağımda duyduğum sesleri o söylüyor gibi.

Yok, hayır, o söylemiyor. Bazı yerlerini söylemiyor. Uzatılan harfleri seviyor. Bir de dudaklar hem mırıldanıyor hem de önümde ritmik olarak bir aşağı bir yukarı hareket ediyor. Takip edecek oluyorum…

Lacivert ayakkabıların hizasındayım, en yukarı bakıyorum yamuk bir şekilde, taa gökyüzüne. Genç kapatıyor önümü. Uzun süre müzikle ve gencin belli belirsiz dudak oynatışlarıyla ilerliyoruz. Gözlerimin üzerine küçük yağmur damlaları düşüyor.

Damlalar gözlerime ilk düştüklerinde parıldıyorlar ve gözümü kamaştırıyorlar. Bulanıklaşıyorum. Daha sonra emiliyorlar ve kayboluyorlar. Neredeyse her saniye bir tanesi…

Sokak lambaları geçiyor üzerimden ve gencin üzerinden. Lambalara yaklaştıkça etraf, gökyüzü daha çok kararıyor sanki. Görebildiğim yıldızları göremez oluyorum. Binaların en üst katları daha bir karanlık oluyor. Balkondaki, ellerini çenesine koyup, aşağıya doğru bakan kızcağız da giderek silikleşiyor lambaya yaklaşınca.

Bu karanlığın içinde bir aydınlık artıyor lamba tam üzerimize gelince. Sanki yağmuyormuş gibi olan yağmur yine başlıyor. Aslında başlamıyor da sanki ışıkla birlikte artıyor. Damlaların kısa çizgiler halinde üzerime doğru düştüklerini net bir şekilde görebiliyorum. Sanki damlalar sarı.

Soğukla serin arasında bir hava var. Gencin gözlerinin hemen önündeyim. Bir harf daha uzuyor müzikte. Genç sanki bir yeri acıyormuş gibi kapıyor ve sıkıyor gözlerini. Sonra eğiliyor. Saçları gözüme girecek gibi oluyor. Neredeyse çarpışıyoruz kafa kafaya.

Belinin oradayım, yine gökyüzüne doğru bakıyorum. Sırtını görüyorum bir de yıldızları. Öyle bir yerdeyim ki, belinin bitip, kıçının başladığı, yukarılara doğru çıkınca kürek kemiklerine uzanan tatlı bir yokuşa bakıyorum sanki. Boynu ve saçlarıyla bitiyor yokuş.

Saçları ensesinde iyice kendinden geçiyor. Dağınık ve nereye gideceğini bilemez halde. Ense traşı zamanı gelmiş de geçiyor. Ama üzeri örtülmüş iki parmak saçla. Ense traşının geldiğini benden başka kimse göremez şu an.

Az sonra sol eli arkaya doğru geliyor, ensesine doğru. Sanki ensesinden bahsettiğimi anlamış gibi. Önce serçe parmağı saçının altına giriyor ve daha sonra taa ki baş parmağına kadar… El yukarı doğru kalkarken, minik yağmur damlaları hiç bozulmadan üzerinde durup, parıldayan saçı da yukarıya yöneliyor ister istemez. Eliyle karışıtırıyor, daha çok dağıtmak istiyor sanki saçını. Bu arbedede bir erkeğe göre orta karar uzunluktaki saçtaki yağmur damlaları ya sağa sola fırlıyor ya da yokoluyorlar, emiliyorlar…

Sağa sola fırlayan damlalardan birine çekiliyorum, onunla birlikte ağır ağır, yumuşak bir şekilde aşağıya düşüyorum. Ama bu normal bir düşüş değil. Çok daha uzun sürüyor.

Damla yerde bir su birikintisiyle kavuşuyor. Düşüp ölmüyor olmasına seviniyorum. Sanki kardeşlerinin arasına atlamış gibi…

Birikintide bir dalga yayılıyor, küçücük. O kadar küçük ki, daha sonra birikintinin de pek de büyük olmadığını farkettiriyor bana. Birkintinin kıyısına vurana kadar yine ağır ağır bu küçük dalgayı takip ediyorum. Sona gelip, diğer dalgacıklar da sönümlendiğinde birikintide bir şeyler netleşiyor.

Lacivert montlu genç ve taa ileride kırmızı çantalı bir kadın arka arkaya ilerliyorlar. Önlerinde tam aksine bir hareket var. Simsiyah bir şey kadına doğru geliyor.

Daha sonra birikintideki taşın ne kadar çok ıslanmış olduğunu görüyorum. Öyle ıslanmış ki sanki artık hiç kurumayacak. O denli net görüyorum taşı.

Kadının kırmızı ojeli parmakları, kırmızı çantasının sapını omzunun başladığı yerde tutuyor. Sanki takım gibiler. Birden çanta yok oluyor! Bakakalıyorum. Ojeli parmaklar da havada kalıyor.

Karanlıkta simsiyah bir adam hızla koşuyor. Koşarken ayakkabılarından damlacıklar ağır ağır etrafa saçılıyor. Simsiyah adamın elinde kırmızı bir şey ama hızı yüzünden belli olmuyor. Ona omzundan bakıyorum. Kirli sakallı ve kaşlarının herhangi bir ortası yok. Epilasyona ihtiyacı var. Burnu yüzüne göre biraz geniş, büyük değil ama geniş. Karanlıkta ağır ağır inip kalkarken ağzından yine ağır ağır duman gibi beyazlıklar ileri doğru çıkıp, çıkıp kayboluyorlar.

Az sonra yine simsiyah adamın omzundayım. Bu kez kulaklarını sıyırıp arkasına doğru bakıyorum. Bir hareketlenme var ama yine çok ağır. Kırmızı ojeli kadın ağır ama korkulu gözlerle çok yavaş koşarak geliyor.

Daha sonra onun hemen önündeki lacivert montlu gence odaklanıyor gözüm. Onda bir gariplik var. Yavaş yavaş arkası üstü yere doğru ilerliyor. Bunu nasıl bu kadar yavaş yapıyor anlamıyorum.

Az sonra, o hiç kurumayacak olan ıslak taş ile daha biraz önce üzerindeki minik su damlaları dağıtılan saçı ve enseyi bir yerde görüyorum. Tam boyanmış gibi. Çantadaki kırmızı değil ama daha koyusu ile.

Apartmanın içinde duymaya başladığım o zarif kadın ve “hu”ları tekrar başlıyor. Ama bu kez yüksek, giderek azalıyor, giderek azalıyor…

Kadının topluklu ayakkabısı, lacivert montlu gencin yakası ve saçlarının üst kısmı ve taa uzaklarda simsiyah yine ağır ağır koşan bir siluet görüyorum. Gözlerim kararıyor, müzik dağılıyor… Sanki mutluyum…

5 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.8 5 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.8 5 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.8 5 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.8 5 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.8 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


7 Aralık, Cuma , 2007

Öneri: (Sponsor)

7 Yorum yapılmış

  1. Cuma, Aralık 7th, 2007:

    Bu ne yaaa!!! Sitemizin sayın yöneticisi anafikir kendini aşmış,hatta dağları aşmış,herkesi sollamış.Az önce girdim,gözlerim yerinden fırladı.
    Hiç yorum yazasım falan yoktu.Ellerim kendiliğinden tuşlara gidiverdi.
    Valla bu sitede göre göre yazıları okuya okuya hepimiz eninde sonunda usta birer yazar olacağız.Ben buna inandım..
    Zaten potansiyel de varmış.Ayakta alkışlıyorum.Sezar’ın hakkını Sezar’a veriyorum.Kendisi her ne kadar herkesin yazısını beğenmese de 5 yıldız veriyor,hatta biraz daha yıldız yolla da ekleyeyim diyorum.
    Artık teklifler gelir,iyice görünmez adam olursun..

  2.  
    Demir

    Cuma, Aralık 7th, 2007:

    Sevgili anafikir,

    Adeta soyut bir film tadında kurgulanan ve her satırda anlatılanın,okurken gözümde canlandığı bu müthiş yazı için sizi gerçekten kutlarım.

  3.  
    Semih

    Cuma, Aralık 7th, 2007:

    Yaziyi okurken kafami veremedim tam olarak. Bir hikaye okudum ama bende oyle bir intiba olustu ki yaziyi bir daha okumam gerekiyor ve aslinda okununca olusan ilk intibadan baska bir seyler var. Perdeyi kaldirip yaziyi anlayabilmek icn de dikkatimi vermem gerekiyor sanirim. Henuz tam olarak anlamadigim icin yorum yapamiyorum ama ilk firsatta bir daha okuyacagim.

  4. Pazar, Aralık 9th, 2007:

    Obarey, selimim madem yapıyordun böyle şeyler neden daha önce yapmadın yav. Pek bir şukela olmuş, leziz olmuş, enfes olmuş.

  5.  
    Semih

    Pazar, Aralık 9th, 2007:

    Daha dikkatli okudum sanirim anlamaya basladim. Ama hala bosluklar var. Bir kere daha okumam lazim ama sonra. Anlatanin kucuk ve bir adamin uzerinde gezen bir sey oldugunu (ki adamin anatomisi Selime cok benziyor) ve daha bir cok seyi cozdum ama hala en sonunda ne oluyor anlayamadim. Galiba adam vuruluyor ve oluyor ama emin degilim…

  6. Pazar, Aralık 9th, 2007:

    Beğenmenize sevindim arkadaşlar, bir hayli “yoğun” bir şekilde yazmıştım bu yazıyı.

    Cevval senin kadar olmasa da, işte…

    Semihcim kavramak için uğraşıyor olman beni bi yandan pek sevindirdi, diğer yandan da pek bi zorlamışım diye düşündüm : )

    Ama yaklaştın Semihcim, birkaç geriden gelen gönderiler var onları da yakalarsan hikaye daha net olur sanırım : )

  7.  
    cilekbahcesi

    Perşembe, Aralık 13th, 2007:

    Evet evet, ölmüş bu adam, bence de.Semih’e katılıyorum anlam kargaşası konusunda ben de zorlandım bir az.Dönüp dönüp tekrar okuduğum satırlar oldu.Anafikir,baya güzel yazmışsın,Cevval kadar olmsa da…;))Sen de büyük bir cevher vardı da niye gizledin kendini bu denli sanırım önce herkes oyununu oynasın ben en son oynar ve bitiririm mi dedin acaba?

Kadraj başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress