Metro filtresi

 anafikir yazmış

Şu an çenemi dayadığım omzun üzerinden İstiklal pek bir yabancı geliyor. Daha önce bebeğine hiç bakmadığım gözlerin etrafımda olmasını istemiyorum. Hemen geri çekilip belki binlerce kere içine girdiğim bebeğe kaçıyorum. Maviliğin ortasında, simsiyah.

Gözler için diş macunu var mıdır diye düşünüyorum bu bembeyazın ortasındaki net maviliği görünce. Bir kez daha çekiyor kendine beni mavi gözler. Belli ki sarılmak istiyor. Sarılıyorum.

Bu kez usulca sırtını okşuyorum. Buna ihtiyacının olduğu o kadar belli ki. Derin bir nefes veriyor. Huzur dolup başımı omzunun bittiği, boynunun başladığı o kıvrıma güzelce yerleştiriyorum. Orasının benim için yapılmış olduğunu anlıyorum o an.

O da bunu anlıyor olmalı ki, başını başıma yaslıyor. Bir süre kalıyoruz öyle. Sıkıyor beni tüm gücüyle. Öyle sıkıyor ki, titriyor. Korkuyorum. Daha yoğun bir hal almadan ayrılmak istiyorum.

Bu isteğin hiçbir mantıklı nedeni yok gibi. Bırakmıyor. Ellerinin yerlerini değiştiriyor. Sanki daha sıkı tutabileceği bir pozisyon arıyor. Ve buluyor. O an, en içime bir kırmızılık dağılıyor. Daha doğrusu pembelik… İçimi titretiyor.

İnsan hem sonsuza kadar biriyle kalmak isterken, hem de hemen o hormon dengesini bozan türdeki “bir” olma halinden kurtulmak ister mi? İstiyor işte.

Tanımadığım gözler sanki ağız olmuş da hep birden “Yeter artık, kesin şunu. Yol ortasında aaa” diyor. Bebeğine tekrar bakmadan hemen sırtımı dönerek ilerliyorum.

Elim soğuk ve parlak metale dokunduğunduğunda onu da soğuttuğumu, hatta ittirdiğimi biliyorum.

Bu soğuk metal deminki sarılmanın ateşini söndürüyor. Metro denen modern dünyanın en güzide temsilcilerinden birinin merdivenindeki “ayraç” çünkü o. Görevini yapıyor hakkaten, ayırıyor bizi. Hem beni hem onu soğutuyor.

Şuçu ona atıyorum, çünkü kolay. Başım Taksim medyanının hizasına gelene kadar arkama dönüp bakamıyorum. Korkuyorum. İki adım daha inince bir güçle dönüyorum yarım yamalak, saçlarını görüyorum. Hala orada, hala aynı. Sadece biraz öne düşmüş sanki başı.

İki dakika sonra içimde pembelik çözünmüş, eski sert mavilik kaplamış her yeri. Genlerim içime karışanı “Yabancısın” deyip eritmiş. Hiçbir şey olmamış gibi iniyorum mervidenlerden. Sanki bir filtrenin içinde girdim. Bazı şeyleri dışarıda bırakmak zorunda kaldım onun yüzünden. Geçemedi.

Neden bu kadar çok merdiven ve basamak var diye düşünüyorum. Acaba hepsi en dibe ulaşmadan pembeliğin eritilebilmesi için mi? Neden kocaman bir asansörle birden inmiyoruz da dolanıyoruz o kadar soğuk demirin ve tanışılmamışların arasında.

Metalik her yerde hissediyorum bu hissi. Soğuk ve duygusuz. Kendine benzetiyor beni. Farketmeden hızlandırıyor. Yürüyenlerlerinde bile koşturmama neden oluyor. Neden ki? Nereye yetişiyorum ki?

Tanışmadıklarımın yarısı sağında bekliyor merdivenin, öylece durup, çıkıyorlar yukarı, uçar gibi. Benim gibi “nedensiz”liği neden edinmişlerse soldan birer ikişer atlayarak çıkıyor, hali hazırda çıkmakta olan merdivende.

En sonuncusunda solda duran birine rastlıyorum. Sinirlerim bozuluyor. Gecenin 11’inde işe yetişecekmişim gibi hissediyorum. Biraz daha zorlasam omzundan çekip, iteceğim onu sağdaki sabitlerin arasına. Solda olmak hakkaten biraz anarşizm katıyormuş insana.

Halbuki ben hiç işe yetişme telaşında olmadım ki. Geç kalacağım bir işim olmadı hiç. Ya da geç kalınca karşıma dikilecek bir patronum. Olmuş da olabilir ama hatırlamıyorum ki…

Biraz önce mideme dağılan ve sonradan pembeleşen kırmızıyla aynı renkteki keskin köşeleri tenime batan rakamlar görüyorum. Sonra sanki kalp atışımı taklit eden iki kırmızı nokta.

Burada beklemek çok sıkıcı. Bazen beklemeyi de özlüyorum ama buradaki çok başka. Çünkü diğerleri de bekliyor. Onlar gibi olmak istemiyorum ben. Onlarla aynı yöne de gitmek istemiyorum. Neden tanımadıklarımla aynı yöne gitmek isteyeyim ki!

Az sonra geliyor demir kutu. İçine alıyor bizi. Herkes birini itiyor içeride. Hiç oralı olmuyorum. Oturabilecekken oturmuyorum bile. Gözleri benim oturduğum yerde olmasın diye.

Hiç inilmeyeceğini bildiğim kapıya yaslanıyorum. Şimdi en uzaktayım. Olabilecek en uzakta. Hiçbir yere tutunmadan hareket ediyorum. Camda kendimi görüyorum sonra diğerlerini. Diğerleri hep bildiklerinin yanlarındalar.

Yanlarında bildikleri olmayanlar da ya yeri ya da her 35 saniyede bir aynı şeyleri gösteren küçük televizyonu izliyor. Aptalca buluyorum. Neden dakikalarca onu izliyor ki? Aşık olduğun filmi tekrar tekrar izlemek gibi bir şey mi ki bu?

Sonra kendime bakıyorum tekrar. Gözlerimin içine, dudaklarıma, saçıma. Her yerimde bir kin var sanki. Kime, neye? Neden kaşlarım çatık?

Tam karşımdaki kapı bir açılıp bir kapanıyor, küçük televizyonu izleyenler değişiyor, içimdeki kin değişmiyor.

Nedensiz duygular duymak garibime gidiyor. Kontrolsüz hissediyorum kendimi. Biraz önce içine pembelik dolan ben şimdi garip bir tedirginlik içindeyim.

Mekanik bir kadın inmem gereken yerin adını söylüyor. Çok mu zor ki diye düşünüyorum bu sesi daha yumuşağıyla değiştirmenin.

Duruyor soğuk metal. Herkes hareketleniyor. Duruyorum ve bekliyorum. Tahammülüm yok diğerlerinin omzuma dokunmasına. Neredeyse herkes çıkıyor. Yalnızca bir kadın kalıyor en son. Elinden tuttuğu çocuk yüzünden sanırım.

Herkesin arkasından yürüyorum şimdi. Kendimi çoban gibi hissediyorum bir an. Ama ben de güdülüyorum sanki. Yok yok çoban değilim, olsa olsa bir köpeğim.

Yine merdivenler. Çık çık bitmiyor. Bu kez neyi eritiyorlar ki? Neden bu kadar uzunlar…

Son merdivenin yürümemesi hoşuma gidiyor birden. Neden? Yorulmak mı istiyorum? Hayır ama daha “ben” gibi.

Sonuna doğru yaklaştıkça, karşıdan parıl parıl ay karşıma çıkıyor. Sanki kademe kademe alçalıyor bana daha iyi gözükmek için. Hoşuma gidiyor.

Biraz önce en sona kalan kadının eşarbınının ucunu görüyorum. Kalabalığı yararak yavaş yavaş ilerliyor. Çocuktandır diyorum. Arkasını dönüyor yavaşlık “neden”i. O an tam gözümün içine bir pembelik dağılıyor. Aslında gördüğüm deniz mavisi ama pembe. Sonra lüle lüle, kıvır kıvır sarı saçlar, yanağından kırmızı trafik ışığı yansıyor.

Gülümsüyor bana! O an çocuğum olsun istiyorum. Ona sımsıkı sarılmak istiyorum. Arkama dönüyorum ben de, metronun girişi arkamda kalalı çok olmuş.

9 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.11 9 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.11 9 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.11 9 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.11 9 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.11 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , , , ,


18 Aralık, Salı , 2007

Öneri: (Sponsor)

7 Yorum yapılmış

  1.  
    Demir

    Çarşamba, Aralık 19th, 2007:

    Sevgili anafikir,

    Yazın sanatının Picasso’su olmaya doğru adım adım ilerlediğinin farkında mısın?

  2. Çarşamba, Aralık 19th, 2007:

    Selim, cidden abarttın bu aralar. Nasıl bir ilham dalgası geldi çarptı abi seni. Yine gelicem boğaziçi taraflarına, çözücem sırrını, faydalanıcam akıntıdan. :)

  3. Çarşamba, Aralık 19th, 2007:

    Bu ilham değişik nesne ya da vücutlarda şekil bulan çok gizemli bir kişilik sanki..En ince detaylara odaklanıyor, gözlem yapmayı çok seviyor.
    Okurken canlı mı cansız mı olduğuna karar veremiyor,sanki biraz ürperiyorum.
    ”Kadraj” da öyleydi sanki..Merak uyandıran,değişik bir tarz..
    Site yöneticimiz tartışmasız usta bir yazar olmuş kesinlikle..
    Sırrını çözersen bize de söyle Cevval :)

  4. Pazar, Aralık 23rd, 2007:

    eline sağlık :)

  5.  
    scantas

    Pazartesi, Aralık 24th, 2007:

    22 sene önce senin tarifine benzer bir çift gözü beşiktaş iskelesinde bırakmıştım. Yapmak istediğim şeyler vardı, görmek istediğim yerler vardı. Neyse lafı uzatmayalım işte, korkmuştum. Hazır değildim belki de. Allaha şükür ne istiyosam yaptım sonra. Baktım ki, hiçbir şey bana baktığında içimi titreten o bir çift gözün yerini tutmuyormuş. Her neyse dönmek istedim ama tabi zaman akmış, olmadı. Yaş ilerledi bir evlilik yaptım sırf zamanı geldi diye. Her sabah belki bu kez olur diye umutla baktım karımın gözlerine ama bilmem ki belki de her insan için sadece tek bir çift göz vardır kırmızılar yayan senin tabirinle. Kırmızılar yayan da ne demekse, ben aklımı başımdan alan klişesini tercih ederim. Neyse ne diyordum. Sonra ayırdık karımla yollarımızı. Allah razı olsun ondan bir kız evlat verdi bana. Bazen kızım bana bakarken iskeleye gider aklım. Sonra kızarım kendime, vicdan azabı çekerim. Onun gözlerini araç ediyormuşum gibi gelir.
    Ben öyle yazıdan da anlamam eleştiriden falan da. Ne yeteneğim, ne zamanım var böyle şeylere. Kızımın ödevi için bişeyler araştıyordum internette. Tesadüfen bu yazıyı görünce yorum yapayım dedim. Belki dedim, benim bunları tam da burada anlatmam lazımdır. Bana neyse. Her neyse haydi kal sağlıcakla.

  6. Pazartesi, Aralık 24th, 2007:

    @Demir aman sen ne yaptın öyle : ) O kadar da değil canım : ))

    @Cevval geleceksin tabi alla halla! Hatta hemen ayarlayalım bi gün, gel. Pek uzak kaldın yahu!

    @Nostaljik site yöneticisi olarak yazmıyorum ki ben yahu, ben de sizin gibi aynı yerdeyim işte : ) beni ayırmasana artık

  7. Pazartesi, Aralık 24th, 2007:

    Peki o zaman Selocancığım,resmiyeti kaldırayım o zaman :)
    Canım,bilmeyenler öğrensin diye yazıyorum ben de.
    ”Bak ya,bu sitenin başarılı,yetenekli bir yöneticisi var aynı zamanda”desinler.Hiçbir şeyden anlamıyor sansalar daha mı iyi?
    Sen de bizim gibi aynı yerdesin ama ciddi bir fark attın yani.Çok güzel yazıyorsun cidden.
    Çok da mütevazısın.Aferin bak,benle de şakalaşırmış:)
    Devam,devam,ara vermeden yaz.Hazır ilham gelmiş sıkı tut:))

Metro filtresi başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress