Thank you Kelly

 casua35 yazmış

Millenyum yılının çılgınlığı her tarafı sarmıştı. Çevremizdeki tüm insanlar çılgınlar gibi her gün alışveriş yerlerini dolduruyor, aklınıza gelebilecek her türlü malzemeyi ihtiyaçları olsun, olmasın veya diğer bir değişle sanki bu dünyanın son indirimleriymiş gibi çılgınca reyonlarda indirimde olan ne varsa alıp, arabasının bagajına taşıyorlardı.

Bazen bu arabasının bagajına gidiş ve gelişi birkaç seferlik turlar halinde oluyordu. Herkes korkunç bir mutluluk içerisinde, sanki 2000 yılının sonuna kadar olan ihtiyaçlarını bu hafta içerisinde bitirmek istiyormuşcasına, nasıl ki arıların peteklerinde gün boyu çalıştıkları gibi çalışıyorlardı.

Ben eşim ve oğlum onların bu çılgınlıklarını sadece izliyor ve tabiî ki biz de o modaya uyarak sanki aldıklarımız ülkemizde hiç yokmuş gibi, kendi çapımızda biraz da dönerken limitli taşıma imkanımız oldugunu bildiğimizden dolayı kontrollu olarak alışverişlerimize rutin bir şekilde devam ediyorduk.

Fakat çevremizdeki insanların bir hafta sonra karşılayacagı milenyum yılının mutlulugu bizde pek görülmüyor, sadece bu kadarda indirim olurmu dediğimiz ihtiyacımız olan şeyleri almaya gayret gösteriyorduk.

Yine bir alışveriş merkezinde bulmuş olduğumuz en serin yerlerden birinde oturmuş, en serin yerlerinden birinde diyorum çünkü dışarıdaki havanın gölgede 50 derecenin üzerinde olduğunu ve arabanızı park ettiğiniz andan itibaren alışveriş merkezine giresiye kadar ki yürüyüşünüz esnasında sırılsıklam terlediğinizi düşünürseniz, insanın içeride ne kadar mutlu olduğunu, dışarı çıkmak istememesini ve neden bu kadar uzun süreli alışveriş yaptıklarını da tahmin etmek zor değildi.

Hatta içeri girmeden biraz önce klimasını çalışır vaziyette arabasının içerisinde oturmuş alışveriş merkezinin girişine yakın bir park yerinin boşalmasını bekliyen kişileri görünce ne kadar gülmüştük.

Bizim alışveriş çılgınlıgından istifa edip oğlumla bir cafede oturmuş eşimin son alacakları için ikinci turunu tamamlamasını beklerken, hem etrafımdaki kişileri seyrediyordum hem de iki yıl öncesi yaşadıklarımı düşünüyordum.

1998 yılının yorgun geçen kış aylarının artık yerini yavaş yavaş ilkbahar aylarına terk etmeğe basladığı Nisan ayının son günlerinden biriydi.

Görevim dolayısı ile ailemden ayrı geçirdiğim ayların, yılların acısını çıkarırcasına her haftasonu görev yaptığım başkentten çeşitli illere, ilçelere eş, dost, akraba ziyaretlerine gidiyor ve ailece bu seyehatlerden çok zevk alıyorduk.

Yine böyle bir haftasonu, eşimin Konya Selçuk üniversitesinde öğretim üyesi olan halasının çokta ısrarlarına dayanamayarak, birden kendimizi Mevlana şehri Konya yolunda bulduk.

Aslında o hafta için başka planım oldugundan dolayı pekte gönüllü yola çıkmamıştım. Bu kararı almamız, her zamanki gibi demokratik aile ortamında alınan bir karar gibi gözükse de, sadece ailemin daha güvenli, emniyetli bir ortamda kalmasını istediğimden, görev yaptıgım yer daha doğrusu yerler ile ailemin ikamet ettiği yer farklı oldugundan, bu sık sık görüşememekten kaynaklanan özlemden dolayı benim üzerimdeki yaptırımlarını kullanmaları zor olmadı. Ayrıca oğlumun Konya’da bulunan trafik parkını da çok sevmesinin etkisi olmuştur.

Bu etkenler bir araya geldiğinde kim söyliyebilir ki benim Konya’yı veya eşimin sevgili halasını sevmediğimi!

Evde kaldığım zamanımın çogunu İngilizce çalışmaya harcadığım için, arabamda devamlı İngilizce kasetler dinlediğimden, o zamanki teknoloji ile yanımdan hiç ayırmadıgım Walkmen’im ve kasetlerim artık aile ortamında sinir bozucu bir hal almaya başlamıştı.

Eşime bu İngilizce’ye düşkünlüğümün İzmir’de lisede okurken babası Nato’da çalışan Amerikalı kız arkadaşımla hiç ilgisi olmadığını defalarca anlatmama rağmen kesinlikle inandıramadığımı ve bu konuyu eşime daha 3 aylık evli iken en ince detaylarına kadar anlatan ağbimi de asla affetmiyecegimi söylemeden geçmek istemiyorum.

Konya’ya vardığımızda evdeki ortamın çok iyi ve zevkli olmasından kaynaklandı herhalde, hemen aklıma Mevlana Hazretlerini ziyaret etmek ve orada sonuclarının açıklanmasını beklediğim çalıştığım kurumda senede bir yapılan, yurtdışı atamalarında direk baz alınan ve o yıl benim için çok süper geçen İngilizce sınavın neticesinin açıklanmasına çok az bir süre kaldığından dua etmek fikri geldi.

Evdeki ortamdan ,eşimin halası, enişte bey ve üniversite camiasından arkadaşlarından, üniversite okuyan ve gününün çogunu hocaları ile geçirmek zorunda olan arkadaşlar daha iyi anlıyacaklardır üzülerek müsaade istedim ve soluğu her zaman orada bulunmaktan sonsuz huzur bulduğum Mevlana Hz.lerinin ziyaretine gittim.

Gerekli ibadetlerimi yerine getirmiş, dualarımı etmiş, hatta kapıda karşılaştıgım turist kafilesi ilede biraz İngilizce pratik yapma şansını da pas geçmeden evin yolunu tutmuştum.

İçimi yine, her zamanki ziyaretlerimden sonra olduğu gibi sonsuz bir huzur kaplamıştı ve yürüyerek zafeğe dogru gidiyordum. Birden cep telefonum çaldı. Arayan numaraya baktığımda haftasonu nöbetçi olan ve benim Cuma günü ayrılırken kendisine “Şayet senin nöbetçi olduğun gün yurtdışı atamaları ile ilgili mesaj gelirse gece gündüz fark etmez lütfen beni ara” dediğim ve numaramı bıraktıgım arkadaşım arıyordu.

Heyecandan o anda ne yapacağımı bilemiyordum. Elim ayağım titremeye başladı ve telefonu açma cesaretini kendimde bulamıyordum. Ve telefon tabiî ki ona tanınan süre sonunda doğal olarak susmuştu.

Sanki o an rahatlamıştım. Birden, o telefona bakmadıgımda şansımın geri kaçtıgını falan düşünmeye başladım. Bir yandan da kendi kendime “Yok olmaz öyle şey. İyi bir haber verecekse şimdi tekrar arar” diyordum ki telefonum tekrar çalmaya başladı.

Bu sefer biraz öncekinden daha çok heyecanlanmış, elimdeki cep telefonunu tutamıyacak şekilde ellerim titremeye başlamıştı. Kendi kendime telefonu açtığımda neler olabileceğini düşündüm, evet üzüntülü bir haberse yani “Bu sene de çok başarılı oldunuz ama atamanız yapılmamıştır’’ diye bir mesajı iletecekse o anda bu haberi eşime nasıl veririm diye düşündüm.

O benden, geceleri uykum kaçtığında gecenin bir yarısı salonda beni İngilizce çalısırken yakaladığında, yanımda bana o gün başından geçen ilginç bir şeyi anlatırken veya mutfaktan oturma odasına yemek hazır dediğinde benden cevap gelmediği zaman odaya kadar gelip kulaklarımdaki walkmen’i alıp, son anda tekrar yenisini alacağımı düşünerek kırmaktan vazgeçmesinin hesabını nasıl verecektim.

Bir yıl önceki seneye daha çok çalışmalısınız diye gelen cevap sonrasında bu İngilizce’yi yeryüzünde ilk konuşanlara ettiği lanetler hala kulaklarımdaydı.

Sonra aklıma çok parlak bir fikir geldi ve eve gidince sakin bir kafa ile arkadaşımı ararım ve bu arada kendimi gelecek iyi veya kötü cevaba hazırlarım diye düşündüm. Birden aklıma evdeki Latince kelimelerin arasına birazda Türkçe ekliyerek bir şeyleri paylaşan ve bende de okul haricinde aile ortamındada ders muhabbetlerine sanki ek ders ücreti verildiği kanısı uyandıran, sevgili eşimin halası ve diğer öğretim üyelerinin benim evi terketmeden önce konulardan sıkılıp ”Akşam yemekten sonra okey oynar mıyız’’ diye sordugumda bana şaşkın şaşkın bakışları aklıma geldi ve can haliyle telefonumun yeşil tuşuna bastım.

Karşıdaki arkadaşım bana “Ya neden açmıyorsun telefonunu bu dördüncü arayışım, benden önce biri haber verdi değil mi?” demesiyle birden aklımdaki düşünceler değişiverdi. Birden gözümün önüne dünya haritasını getirdim ve başladım kendime yer beğenmeye.

Almanya, yok yok bir de Almanca mı öğrenecektim. İtalya olabilir. Kolay dil ama walkmen dinlemeden çok zor olur, artık walkmen dinlemekte, Belçika ehh acaba Rusya mı, çık orası soğuk olur, yoksa ABD olur mu diye düşünürken kendi kendime ”Yok artık devenin pabucu” dedim. Çünkü ABD en yüksek puanı alanların gittiği bir ülkeydi.

Arkadaşım karşı tarafta kiminle konuşuyorsun diye sorunca kendime geldim. Kendisine kimseyle henüz görüşmediğimi ona bir çırpıda ”Müjdesi karşılığı o ülkeden ne isterse getirecegim” sözünün hala geçerli oldugunu söyleyip, beklemeye başladım.

O, kulakları çınlasın beni biraz yalvarttıktan sonra ve o ülkeden ne istediğini ve onun sözünü benden aldıktan sonra tok bir sesle “Sıkı dur, iki yıllığına, Amerika Birleşik Devletleri, Teksas Eyaleti, Dallas/ForthWorth” dediğinde benim nutkum tutuldu o an sanki artık çevrem tarafından walkmenimle aramda özel bir ilişki olduğuna dair çıkarılan dedikoduları, maaşımın bir çoğunu yatırdıgım İngilizce dökümanları ve en önemlisi lise yıllarında iki yıl süren liseli aşkım Kelly’nin evlilik hayatım boyunca eşimden aldığı bedduaları hepsini unuttum. Ve Konya’da Alaaddin tepesinin civarında bir yerde sevinçten ne yaptıgımı bilemiyordum.

Telefonumu kapatmışım o anda fark ettim ve kendisini tekrar aradım. Sagolsun gerçi Ayten hanımla evlenesiye kadar benden istediği sarışını getirmedim diye çok dedikodumu yaptı ama o da sevinçten telefonu kapatmamı normal karşıladı.

Evet sevgili dostlar, bu iki yıl bitmesine çok az bir süre kalmış o zaman ki tarif edilemez sevincin yerini artık yavaş yavaş bir hüzün kaplamıştı. Herkes millenyum alışverişinde biz dönüş hazırlığı içerisindeydik.

Eşim, ilk iki ay hiç tanımadıgı Kelly’den ve benim hala biri kırık olmak üzere, evimde sakladığım iki adet Walkmen’imden intikam alırcasına İngilizce kursuna gitmeyi kabul etmedi. Ama sonunda baktı ki alışveriş sırasında buna çok ihtiyacı var, ben devamlı yanında olamıyorum, mecburen gitti.

Şu anda çok güzel İngilizce okuyor ve yazıyor, çok nadiren de olsa dinliyor. Oğlum okuduğu üniversitede hazırlık sınıfını orada gittiği kurslar sayesinde pas geçti.

Ve sen Kelly şu an neredesin, ne yaparsın, kiminlesin bilmiyorum ama Kordonboyu’nda oturduğumuz zaman seninle daha fazla konuları paylaşmak, sana olan duygularımı anlatmak için, cebimde taşıdığım kelime yazılı kartonlar, en önemlisi hayatıma ilk girdiğin zaman Alsancak’ta dolaştıgımızda arkadaslarımı kıskandıracak kadar güzel olmasaydın ve benim yarım yamalak İngilizcemden sıkılıp, sırf kendi vatandaşın diye o sırık basketçi için beni terk etmiş olmasaydın, İngilizce’den her sene kurul kararı ile gecerken seninle tanıştıktan bir ay sonra sadece sınıfta degil aynı zamanda gece yarılarına kadar ders çalıştıgım için annem ve babamın da takdirlerini kazanmamış olsaydım, ondan sonraki hayatımda İngilizce’den nefret edip, bu kadar hırs yapar çalışır mıydım…

Thank you Kelly.

4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , ,


31 Ekim, Çarşamba , 2007

Öneri: (Sponsor)

5 Yorum yapılmış

  1. +3
     
    Semih

    Çarşamba, Ekim 31st, 2007:

    Alisveristen sonra birden iki yil oncesi konyaya gidince ne oldu yahu konu cok dagilmis tuh dedikten sonra sonunda tekrar toparlaninca mutlu oldum:) Okurken ayni heyecanlari yasadim neredeyse. Hic sikilmadan sonuna kadar okudum ve sevincini paylastim.

  2. +1
     
    casua35

    Perşembe, Kasım 1st, 2007:

    Sayın Selim , Tamamiyle çok haklısınız,konunun dagılması daha önce A.Y Borke arkadasımızın kendi yazısı için yazmış oldugu bir özelestirisi vardı,acelecilik,dikkatsizlik ve onun deginmediği fakat hem benim ilk yazımda hemde bunda keşfettiğim hatamız”acemilik” de etken oldu.İlk yazımda direk eanlat sayfasına yazmıştım.Bu sefer baska bir sayfada yazıp oraya aktardım,fakat dikkatsizlik ve son rutuşlarda hata yapmışım.Bunun için çok özür diliyorum ve birde benim kendi buldugum bir hatamı eklemek istiyorum,konu kısaltılabilinirdi,gereğinden uzun olmus,buda tamamiyle kendi hayatımdan bir kesitti,onun için kısaltamadım.Sizlerin degerli eleştrileriyle eminimki daha iyiye dogru gidebiliriz.Yorumunuz ve zaman ayırıp okuyup degerlendirdiginiz için çok teşekkur ederim.

  3.  
    bunuelce

    Perşembe, Kasım 1st, 2007:

    Tüketim çılgınlığı eleştirisini dönüştüren bir yazı ya da en fazla devam ettiren.Aile kavramını araya sıkıştırmakla bu eleştiriyi pekiştirdiğinizi sanıyorum.Manevi değer maddi değer bağlamında. Kelly ise aşk ile sevgi arasındaki riskli ve istemsiz düşüncesel gidegelişin bir ifadesi.Başına Gene koyun ve taklit edin
    Singing in the rain

  4.  
    asena75

    Perşembe, Kasım 1st, 2007:

    Alis veris cilginligi ile ilgili bir yazi olarak basliyor, konya seyahati, seyahatin nedenleri, walkman cilginligi, terfi ve sevinci olarak devam ediyor,

    dogrusu yorgun kafayla konuyu toplamak zor oldu ama sevindim senin adina. ama senin hanimin da walkman olmadan ingilizce ögrenmis olmasi bir mucize mi acaba:-)

    Yeni yazilar bekliyoruz, basarinin devamini dilerim.

  5.  
    casua35

    Cuma, Kasım 2nd, 2007:

    Sevgili Asena; öncelikle seni yorgunken ugrastırdıgım için özür dilerim,fakat benimde konuya sürükleyicilik getirememek ve gerekli bagları kuramamıs olmam yazarkenki yorgunlugumun eseri oldu galiba.Bu arkadaşların yapıcı ve olumlu eleştirilerinden sonra daha dikkatli ve özenli olacagımdan emin olabilirsin.yabancı bir ülkede yaşayan bir vatandasımız olarak bir yabancı dil dinlemeden öğrenilmez,ama o dili o ülkede öğreniyorsanız walkmen e gerek kalmayabilir.Fakat yazıda belirttiğim gibi eşim , iyi okuyor,yazıyor ama dinleme olmazsa o dili anlamakta zorluk çekersiniz,konuşamazsınız.Kulak çok önemlidir,Yorgunken zaman harcayıpta beni yönlendirdiginiz için hem size hemde diğer arkadaslara teşekkür ederim.

Thank you Kelly başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress