20080302120143 - 20080302122336

 anafikir yazmış

Sultan Mehmet, bel hizasındaki elinin ayasına dayalı kabzasından, ayak bileğine kadar uzanan ihtişamlı, oymalı, yaldızlı kılıcını, ucunun üzerinde sağa sola döndürdü yavaş yavaş. Gür, siyah ve kıvır kıvır olan sakalını okşadı, cenesinden ucuna… tekrar tekrar…

Kısık kısık bakıyordu uzaklara. Düşünceliydi. Bugün yine aynı masada, yine aynı kalemlik ve ataçların yanında dursa da, dün yaşadığı hengamenin korkulu kalp atışlarını yeni yeni atlatıyordu.

Sessizce, biraz da korkarak Sultan Mehmet’in ayağına dokundu Maktul. Geceyi sakin geçirmişlerdi.

- Başka yerdeyiz
- Öyle

Kıpkırmızı vucuduyla yerde sırt üstü yatıyordu Maktul. Kalbine, ucu sivri, 21/2 B yumuşaklığında, gümüş grisi bir Johann Faber saplıydı.

- “Şimdi tavan tahta” dedi, çarpılı gözlerini kırpa kırpa
- “Aptal kutusu da soluma geçmiş” dedi Sultan Mehmet homurdanarak.

Aynı kitaplığa bakıyordu Sultan Mehmet. Belki kitapların sırası biraz değişmişti ama kitaplığın koyu kahverengisi aynıydı.

Kitaplığın renginin aksine duvarlar değişmişti. Daha boştu. Posterler yok olmuş, pürüzsüzlüğü ve mat parlaklığı kendini belli ediyordu.

Posterler rulo halde gencin bağdaş kurmuş bacaklarının üzerinde duruyordu. Bazıları yoktu rulonun arasında. Kalmıştı. Ayrılamamışlardı duvardan. Denemişti genç ayırmayı ama beceremedi. Söktü, yırttı, parçalandı… Vazgeçti o yüzden, yerine yapıştırır gibi yaptı, parmağını bastırdı köşelere.

Anlamıştı ki, hayatının bazı renkleri orada sonsuza denk kalacaktı. Belki bir hafta sonra o posterler boyaları katman katman dökerek ve küfredile küfredile sökülecek ve sonra duvarın postersiz kısımlarındaki koyu, isli renge benzer bir boya ile üstü örtülecekti ama… Ama gencin bıraktıklarının izleri o posterlerdeki gözlerin olduğu yerde sonsuza dek hapsolacaktı.

Bir gün, o izleri bırakan genç bile hatırlamayacaktı “ne zaman”ını, “nasıl”ını, “neden”ini ama zamanın çizgisine bir nokta olarak kazınmıştı tüm yaşanmışlıklar. O posterlerin önünde, o düşüncelerin, o hislerin, o yaşananların varolduğu gerçeği hiçbir zaman değişmeyecekti.

Yine aynı masada, yine aynı kalemle, yine aynı beyaz kağıda bir şeyler yazıyordu genç, kucağında rulolanmış posterler. Yazdıkları bu kez farklıydı. Farklılığı anlatıyordu, onu anlattığını da yazarak.

Değişmenin tazeliğini hep sevmişti. Yazdığı kağıdın hemen önünde yatan, masanın dayandığı duvara çivilenmek için nalburdan ödünç alınacak bir çekiç bekleyen saat, tik tak tik atıyor ve geçiyordu her zamanki gibi…

Geçiyor ve değişiyordu. Bir saniye sonra farklı bir zamanda olacağını bile bile ve o geçmişteki bir saniyenin bir daha hiçbir zaman tekrarlanmayacağını, aynı olmayacağını ve üzerine yegane bir zamana adım attığını bile bile, üzüntülü ve biraz da acımasız, tik tak tik tak… 20080302121158… 20080302121159… 20080302121200… 20080302121201…

Ne kadar korkutucuydu… Yaşadıklarımız bir damga gibi zaman çizgisine kazınıyordu. Değişmemek mümkün değildi. Çünkü zaman vardı, hep değişen ve hiçbir zaman aynı olmayan zaman.

Taşındım yine”, “Taşındım ama odam aynı yine”, “Taşındım ama yatağım aynı yerde yine” desem de aynı değildi ki. Cansız halleriyle Maktul ve Sultan Mehmet bile farketmişlerdi bunu.

Aynı şeyi yaptım yine” deriz hep. Öyle mi? Belki aynı yerde, aynı hareketi yaptık ama yine de “aynı” şeyi yapamadık. Zamanın çizgisinde o yaptığımız iki farklı nokta oldu yapılan aynı olsa da. Biri önde, diğeri arkada. Biri için diğeri çok erken, diğeri için öbürü çok geç…

Zaman olmasaydı? Dün, bugün, yarın, erken, çok geç, keşke, şimdi, biraz sonra, az önce, hadi ve kaçırdıklarımız olmasaydı? Hiç kaçırmasaydık ya da hiçbir zaman erken olmasaydı… Şimdiyi yaşadığımızın hafifliğinde boşvermiş olmasak ya da geçmişin özlemine hapsolmasaydık ve hiçbir zaman yarından korkmasaydık?

Hiç durmadan önce Waking Life‘ı izleyip, hayata fırlattığım sorulardan ağır yaralanıp ardından Sleepless in Seattle‘ın naifliğinde aşk gel-gitleriyle birlikte, huzur dolu bir pazar sabahı mahmurluğunda izlemek, yaşamak istiyorum. Her “Searchlights” çıktığında biraz heyecan biraz mutluluk tatmak istiyorum.

Beynimden akanları, anlamlı mı yoksa anlamsız mı diye düşünmeden bembeyaz kağıda dökmek istiyorum, tekrar okuyunca anımsayıp, anımsadıklarımın üzerine yenilerini ekleyip tekrar tekrar yazmak ve hepsini birden tekrar okumak istiyorum.

The Shins‘i tekrar tekrar anlamak istiyorum. Tınılarındaki iniş ve çıkışlarını, parçaların en sevdiğim noktalarını bulup işaretlemek, sadece o aralıkları defalarca dinlemek istiyorum. Sözlerini, metaforlarını, yazanın beyninden geçtiği gibi değil de benimkinde oluşturduğu formlardaki gibi… Sadece dinlemek değil, anlamak, anlaşmak…

Bir de, film seanslarındayken, izlerken, biraz düşünür, biraz güler, birazcık da hüzünlenirken diğer yandan da kulağımda The Shins tınıları olsun, elimde de çevirmeyi en çok sevdiğim sarı siyah pijamalı incecik kalemim Stabilo ve kelimelerim… Şahane bir “grup sanat” (threesome) yapayım, her birini de tatmin edebileyim, üçünü de içimde, ruhumda hissedebileyim istiyorum!

Hep sevmek, hep sevilmek, hiç değişmemek aynı zamanda hep değişe değişe büyümek, daha güzel olmak istiyorum. Ama zaman var…

Zaman varoldukça istesem de istemesem de değişeceğim ben. Değişmesin istediklerim de bir zaman gelecek ki değişecek. Azalacak ya da fazla çoğalacak…

Değişmek çok taze ve serin bir his, evet. Ama ben hep salatalık yemek ve kış ayında kalmak istemiyorum ki? Ya da şöyle de diyebilirim; Ben hep tuzlayıp salatalığı, kıtır kıtır yemek istiyorum ve hep pencereden baktığımda kar bembeyaz her yeri kaplamış görmek istiyorum. Mevsimsizlik…

Zamansız değişmek istiyorum ben. Zamansız aynı ve yine zamansız hep farklı olabilmek, hep güzel olabilmek… Çok şey mi istiyorum?

Tam bu sırada Donnie Darko‘yu izlemeli… Ama ben değil, kesinlikle ben değil…

4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.25 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.25 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.25 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.25 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.25 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,


3 Mart, Pazartesi , 2008

Öneri: (Sponsor)

3 Yorum yapılmış

  1. +1
     
    alperen

    Pazartesi, Mart 3rd, 2008:

    Psikolojik bir yazı. Okumaya başlandığımda tarihi bir roman sanıp devamını beklerken bir karmaşanın içinde buldum kendimi.
    ”Maktul”denen kim burada?Yerde yatan kişinin adı mı?Çünkü hep büyük harfle yazılmış.Yoksa ”maktul” mü denmek istenmiş;doğrusu ilk etapta çözülmüyor.
    Anlamak için cümleleri birer kere okumak yetmediği kesin.Bu da yazarın hayal gücünün ne kadar geniş olduğunu açıklıyor.
    Yine de sırtüstü yatanı kalbine Johann Faber saplayarak Fatih neden öldürmüş,çözemedim.
    Aklıma tarihsel bazı gerçekler gelse de bağdaştırmam mümkün olmadı.
    Yoksa gencin odasında bunları çağrıştıracak bazı posterler mi asılıydı?
    Bu yazı baştan alıp tekrar okunduğunda her seferinde başka şeyler çağrıştıracak gibi duruyor bence.
    Sonra birdenbire günümüze dönüyoruz ve yazarın istekleri,yaşamdan beklentileri bir kişilik analizi şeklinde karşımıza çıkıyor.Bu kısımdaki satırları okurken de”Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir’’sözü sürekli kafamda dolanıp duruyor :)
    Tam bu noktada istesek de istemesek de”zamanla” ne çok değiştiğimizi hayretle görüyor olduğumuzu düşünüyorum.
    Başarılı ve etkileyici bir yazı olmuş.

  2. -5
     
     
    john locke

    Perşembe, Mart 6th, 2008:

    -neden o salak insan kostümünü giyiyorsun?
    -bu aralar fatih dayan ve ben sayılara taktık.
    (UYARI : monologta anlam yok.)

    başlıktan 2008 de üniversiteye başlayan insancıkların okul noları espirisi yapıldığını sandım ama değilmiş. Hayırlısı.

  3. +1
     
    alperen

    Perşembe, Mart 6th, 2008:

    John Locke ne dedin sen şimdi?Ben hiçbir şey anlamadım.

20080302120143 - 20080302122336 başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress