Arkadaşımın düğünü bize mis gibi Ege gezisi oldu

 hadibesende yazmış

Bir arkadaşımızın düğününü bahane edip, düğünden bir gün önce yollara düştük 5 arkadaş Ege’ye doğru. Şehirden uzaklaştıkça arttı neşemiz. Gak diyoruz gülüyoruz, guk diyoruz gülüyoruz.

Hepimiz öyle bunalmışız ki işten, güçten, anlamsız bir neşe var bünyemizde. Yol boyunca abartmıyorum belki 30 kez duruyoruz.

- Eh be kızım yeni durduk ya, girseydin tuvalete

- Ya o zaman yoktu, şimdi geldi napim alla alla

- Susadım ben.

- Demin aldık, arkada vardı su!

- Bitti o çoktan

- Offf Allahım ya.

- Napim ya öleyim mi susuzluktan alla alla

… 

- Outlet var, çabuk dur, çabuuukk.

- Ya alışveriş mi yapcaz, şimdi sırası mı?

- Alışverişin sırası mı olur, dur şurda ya

8 saatlik yol, 12 saat falan sürdü anlayacağınız. Sonra girdik Bozdağ’a. Eve girmeden önce bir güzel doyurduk karnımızı bir lokantada.

Ne kadar çalışan varsa gelip tek tek sıktı ellerimizi hoşgeldiniz diye. Alışık değil bünyemiz bu kadar ilgiye, şaşırdık.

Yedik yemeğimizi geldik dağ evine. Geldik gelmesine de dağın başı, buz kesmiş ev. Ev sahibi arkadaş iki dakikada yaktı sobayı.

Soba çıtır çıtır ses çıkarıyor yanarken, sustuk mutlu mutlu dinledik sobanın sesini. Hatta abarttık bir miktar, sobanın yanarken çıkardığı sesi kaydettik dönünce dinleriz diye.

Seneler olmuş soba görmeyeli. Soba üstüne yapılabilecek tüm geyikleri yaptık. Çocukluk anılarımız, soba üstü kestaneler konu oldu sohbetimize. Biz ellerimizi ılık kaloriferde üstün körü ısıtmaya alışmışız üşüdüğümüzde, yaklaştıkça sobaya yanaklarımız kıpkırmızı oldu. Belki çocukluğumuzdan beri ilk kez iliklerimize kadar ısındık.

Sonra herkes giydi montları bahçeye çıktı. Ben hariç tabi ki. Yattım uyudum bir güzel :) Sonra susamışım, kalktım gecenin üçünde. Mutfağa geçerken bir baktım dış kapı açık ağzına kadar.

Dağın başındayız, in yok, cin yok etrafta. Neye uğradığımı şaşırdım. Öyle korkmuşum ki, kapıyı kilitleyip içeri girmem 5 saniye sürdü. Sonra kim açık bıraktı bu kapıyı diye arıza çıkardım biraz.

Meğer oralarda kimse kapı kilitlemezmiş, gerek yokmuş öyle şeylere, herkesin kapısı açıkmış zaten. Ne bileyim ben, ben kilitli çelik kapıların kırıldığı, demir korkulukların kesilip içeri girildiği zamanları yaşıyorum. Ama bizim zamanımızla, buraların zamanları paralel akmıyormuş çok şükür. Bilsem diker miydim ayağa gecenin bir vakti arkadaşımı.

Uyanınca biz, yeni bir sorunumuz olduğunu farkettik. Soba sönmüş, soğumuş içerisi. Sobayı yakma kabiliyeti taşıyan tek kişi de diğer odada elektrikli battaniyesinin altında mışıl mışıl uyuyor. Kıyamadık uyandırmaya. Sıvadık kolları giriştik işe.

- Önce kozalakları tutuşturmak lazım.

- Ay beşinci kozalak bu, tutuşmuyor ki, bunlar yaş galiba!

- Dur şu gazeteyi tutuşturalım ilk önce.

- Bu odunlar çok ince yaa, hemen söner bu soba.

- Onlar odun değil, çıra!!

- Haaa..

- :)

Baktık iki kız beceremeyeceğiz bu işi, dışarı çıkmak odunluktan odun almak lazım. Dağın başında dışarı çıkmak için de yürek lazım. Yer yatağında üç kat yorgana sarılmış, mışıl mışıl uyuyan erkek arkadaşımızı uyandırdık mecbur.

- Noluyo ya?

- Üşüdük biz, nolur çık odun getir.

- Hay Allahım ya, niye üşüyosunuz ben anlamadım ki?

- ? :)

Neyse aradığımız cengaveri bulmuştuk. Biraz söylendi uyku sersemliğiyle ama, giyindi çıktı. Çok geçmeden kucağında odunlarla geri döndü yine.

- Ay ne güzel odunlar onlar. Şuna baksana hepsi aynı boy, düzgün düzgün.

- Tövbe yarabbi tövbeeeee.

Sobamız tekrar o tatlı sesleri çıkararak yanmaya başladığında biz yorganlarımızın altında uyumak üzereydik. Uyumadan önce tek hatırladığım sobanın tavana yansıyan ışığıydı :)

Sabah kalktık. Ev sahibimiz çoktan çarşıya inip, oranın meşhur maydonozlu, peynirli katmerlerinden yaptırmış bile. Çayımızı da termosumuza koyup zirveye yakın bir bir çay bahçesine gittik. Öyle yiyoruz ki, hareket edemiyoruz kalkmamız gerekirken. Araya bir de kozalak savaşı giriyor. Oramız buramız morarıyor azcık ama değiyor doğrusu :)

Eve dönüp düğün için hazırlanıyoruz. Giyinip, süslenip, Alaşehir’e doğru yola çıkıyoruz. Aslında düğün Sarıgöl’de ama Alaşehir’den alınacak gelin. Yetişiyoruz konvoya.

- Ya sen de çalsana korna

- Ya ben sinir olurum, ne o öyle düt düt

Sarıgöl’de evin önünde gelin alınıyor içeri. Damat davul zurnayla kapının önünde. Önce aile büyükleriyle, sonra da erkek arkadaşlarıyla oynuyor bol bol.

- Ya sinir oldum ben, davulcu gelip gelip tokmağıyla kafama vurdu.

- Eh be, para istiyor adam. Verseydin ya üç beş kuruş.

- ?

Onlar oynuyor biz kızlar, etraflarında fotoğraf ve video çekiyoruz. Atacağız ortaya kendimizi ama baktık hiçbir dişi böyle bir şeye yeltenmiyor. Tuttuk kendimizi biz de. Akşama sakladık kurtlarımızı.

Üniversiteden bir dolu insan buluşmuşuz. Bir yandan etimizi pilavımızı yiyor, bir yandan muhabbet ediyoruz.

Bahçedeki masamıza birçok insan geldi. Sarıldık, öpüştük tanıdık, tanımadık herkesle. Çok iyi ağırlandık, sağolsunlar.

Damat dostumuz bize Cumartesi kına, Pazar akşamı 20.00’de nikah, sonrasında 1-2 saat canlı müzik var demişti. Biz geç geldiğimiz için kınayı kaçırdık.

Düğünün yapılacağı salona doğru yola çıkıldığında daha erkendi saat. Biz ayrıldık düğün ahalisinden. Gittik demiryoluna oturduk. Sonra vakit yaklaşınca atladık arabaya salona gittik.

İçeri girdik bir baktık ki tasavvuf müziği çalıyor. Hepimiz şoktayız tabi. Masaya çıkıp oynayacağım diye hayal kuranlarımız bile vardı. Damatla göz göze geldik, bastı kahkahayı damat. Çok komik görünüyormuşuz :)

- Ulen sen canlı müzik var dememiş miydin?

- Yalan mı söylemişim, canlı değil mi müzik?

-?:)

Meğer oynamak için kınaya gelmek gerekirmiş. Neyse söz verdi bize de dönünce tekrar toplanırız, dökeriz kurtlarımızı diye de yatıştık azcık. “Sordum sarı çiçeğe” çalıyordu kolalarımızı yudumlerken en son.

Sonra vedalaştık dostumuzla, Bozdağ’a doğru yola çıktık tekrar.

Ertesi gün uyanıp, tekrar o leziz katmeri tatmak üzere çarşıya indik. O gün de 29 Ekim. Toplanmış herkes çarşıya, şiirler okunmuş, marşlar söylenmiş. Küçücük beldede, herkes ayakta. Bir ikram, bir hürmet bize. Teşekkür etmekten yorgun düştük.

Çaylar içiliyor, kahveler içiliyor. Hesap geliyor 1,5 YTL :) 2 YTl koyuyorsun masaya, itiraz ediliyor.

- Burası İstanbul değil, alın paranızın üstünü diye

O sırada scooter motorsikleti ile, takım elbiseli bir adam giriyor çarşıya.

- Adama bak ya, sanırsın belediye başkanı diyor aramızdan biri

Oralı arkadaş cevap veriyor.

- Abi zaten Belediye Başkanımız o diye

Yaş geliyor gözlerimizden gülmekten. Sonra toparlanıp zirveye gidiyoruz. Amaç teleferikle çıkıp, yaya dönmek ama yok izin vermiyorlar kaybolursunuz buralarda diye.

Kaybolanlar, düşüp yuvarlananlar olmuş, karar alınmış. Zirveye ayak basamıyosun. El mahkum kabul ediyoruz artık. Atlıyoruz teleferiğe zirveye doğru çıkıyoruz. Tam zirvede ayaklarımız yerden kesikken son bir deneme daha yapıyoruz.

- Abi durdur şunu, gözünü seveyim, iki dakika ayağımız bassın zemine

Ama yok, gülümseyerek el sallıyorlar bize. 2157 m çıkıyoruz. Ellerimizde kamera, vır vır laf yetiştiriyoruz birbirimize bağıra bağıra.

Akşama yola çıkılacak. Mangal yapmadan gitmek olmaz. Alıyoruz bir şeyler, yapıyoruz mangalımızı. Ellerimiz dona dona yiyoruz bahçede. Ve dönme vakti geliyor. Bir tuhaf oluyoruz hepimiz, eskisi kadar gülemiyoruz esprilere.

Dönüşte beldedekiler bir şeyler koyuyor bagaja.

- Yeter bu kadar elma, lütfen mahçup etmeyin bizi

- Verecek elma çok bulunur, verecek insan bulunmaz çocuğum

Engel olmuyoruz sonrasında. Patates, kestane, elma, brokoli ne bulurlarsa dolduruyorlar bagaja. Gözlerimiz nemli teşekkürler ediyoruz biz de. Bir horozumuz eksik arkada.

O sırada yaşlı bir teyze yanaşıyor yanımıza. Asabiyet varmış oğlunda, yapmadığını bırakmazmış teyzeye, ama napacakmışsın hayatmış bu. Her bir şey insan içinmiş. Artık tutamıyorum kendimi, ellerini öpüp dönüp arabaya biniyorum gözümden akan yaşları görmesinler diye.

Bugün de bizim misafirimiz olsaydınız” diyor bir amca. Bir elma da o uzatıyor camdan. Alıp yemeye başlıyorum. Ama maalesef dönmek gerekiyor.

Dönüş yolunda daha bir suskun herkes. Kimseye yetmemiş bu kaçamak belli ki. Arabayı kullanan arkadaş uyumasın diye sahte şaklabanlıklar yapıyoruz. Ama hekes farkında numara çekildiğinin. Yılların dostları tanımaz mı birbirini.

İstanbul il sınırı.

- Geldik mi?

- Geldik evet

- Hadi geçmiş olsun o zaman

Evimin olduğu sokağa giriyoruz. Duruyoruz kapının önünde. Bagajdakleri indiriyoruz. Henüz arkamıza yanaşmış bir taksi basıyor kornaya. İki dakika bekleyemedi herif. Düüttttt!!! Korna sesiyle rüyadan uyanıyoruz sanki. Hoşgeldiniz diyor İstanbul bize.

Basıyoruz küfürü her bir yandan. Doğru dürüst öpüşemiyoruz bile herif yüzünden, yarım yamalak vedalaşıyoruz öylesine.

6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.83 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.83 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.83 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.83 6 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.83 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,


6 Kasım, Salı , 2007

Öneri: (Sponsor)

9 Yorum yapılmış

  1. Salı, Kasım 6th, 2007:

    Ben de kömür sobasını çok severim (Bkz: Kömür sobası)

  2.  
    Semih

    Salı, Kasım 6th, 2007:

    Tartismasiz sahane bir yazi. En ufak olumsuz yorum yapanla bozusuruz! Durun bir dakika! Nereden cikariyorsunuz ya? Hic de bile memleketimi ve memleketim insanini bir kac bin km uzaktan ozledigim icin degil. Memleketimin Egenin sirin bir ilcesi olmasinin ise uzaktan yakindan alakasi yok. Yazi cok guzel abicim!

  3.  
    cilekbahcesi

    Salı, Kasım 6th, 2007:

    Yaa tutar mı hiç o sobanın yerini ne doğalgazlı petekli evler.Nerde o üzerinde kestane pişirdiğimiz bol muhabbetli kış geceleri dimi.Ahh ahh gözünü seveyim ben egemin.Aklım EGE de kaldı…

  4. Çarşamba, Kasım 7th, 2007:

    ben 15 sene sobalı evde oturdum çok güzeldi o yıllar gözümde canlandı bi hoş oldum senin gittigin yer İzmir bozdag ödemiş mi ?

  5.  
    yazi_yorum

    Çarşamba, Kasım 7th, 2007:

    sobada kestane patlatmak patates közlemekkk???

  6.  
    egeli3532

    Çarşamba, Kasım 7th, 2007:

    egeli bir yazı olurda egeli3532 yorum yapmaz mı hiç:-))çok güzel akıcı bir yazıcı olmuş kardeşim!dediklerindeki içtenliğe katılıyorum:-)

  7.  
    Zehra

    Çarşamba, Kasım 7th, 2007:

    Sanki bende ayni sobanin sicakliginda isinmis gibi hissettim kendimi yazini okuyunca… Cok sevdim… Bahsettigin guzelliklerden kilometrelerce uzakta olmakda biraz daha burktu icimi..
    Yuregine saglik !

  8. +1
     
    nostaljik

    Çarşamba, Kasım 7th, 2007:

    Gerçekten çok güzel yazmışsın.Sanki o düğüne bizde gidip geri geldik.Detaylerın içinde ”canlı müzik”olan kısma bayıldım.
    Bu şirin kızlar İstanbul’un keşmekeşinden kurtulup gittikleri yerleri ve düğünü şenlendirmişler.
    Ege bölgesinin şahane olduğunu kimse inkar edemez zaten :)

  9. -1
     
    MSK_07

    Çarşamba, Şubat 13th, 2008:

    Canlı muzik ve belediye baskanı olaylarında koptum resmen.Bir yazı bu kadar içten yazılabilir.

    Ahh o odun sobası unutulur mu.Biz üç erkek kardeş sobanın başını kapmak için yarışır kavga ederdik.Sonunda da sırayla gecerdik.O çırpılarla oynamanın zevki bir başkaydı…

Arkadaşımın düğünü bize mis gibi Ege gezisi oldu başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress