Ben seni dün tanımadım ki

baybora yazmış
Kedi ürkekliğinde sokulmuştum dizlerine. Ellerimi avuçlarına aldığında saç diplerimden ayak parmaklarıma kadar bir titreme gelirdi. Vücudumu sıcaklığın sarmadan önce ”Bu hala neyin heyecanı?” adını koyamıyordum. Zira ben seni dün tanımadım ki!
Yüreğim avuçlarında kuş gibi çırpınırken, kendimi sana bıraktım. En savunmasız halimle, çıplaklığımla görmüştün beni. ”Utandığında yüzü kızaran erkek kalmadı” diye dalga geçerdin sana baktığımda. Hala niye kızarıyor yüzüm? Ben seni dün tanımadım ki!
Dudaklarımın etrafını her defasında tekrar, tekrar çiziyordu parmakların. ”Her kontörünü beynime işliyorum” diyordun dizlerinde yatarken. Oysa ben her hücreni beynime nakşetmiştim. Ben seni dün tanımadım ki!
Gözlerin her dilin tercümanıydı, neyce, hangi dilde sustuğunun bir anlamı yoktu. Bir bakışınla beynimi okuyor, gerisini beden diline bırakıyordun. Hece, hece, harf, harf seviyordum seni. Ben seni dün tanımadım ki!
Sonra o gün sıkı sıkı tuttun ellerimi. Adliye çıkışı polislerden rica edip ”Bir göreyim!” diye. Avuçlarıma dudaklarını gömüp, gözyaşlarını kelepçelere dökmüştün.
- ”Ben hep geleceğin günü bekliyeceğim!” diyerek.
- ”Buna gerek yok, dik dur, sana güveniyorum” demiştim.
Çünkü ben seni dün tanımadım ki!
Üç yıl, mektuplarını en az beş kere okuyordum her defasında. Önce hızla, sonra sindire sindire. Sonra her cümlene bir anlam katarak, sonra her mektubundan bir dünya kurarak üç yıl.
İki aydır onlar da gelmez oldu. Seni tanıyan herkese mektup yazdım. Aldığım cevaplarda kimi ”Yer yarıldı içine girdi”, kimi ”Sır oldu”, kimi ”Buharlaştı adeta!” diyordu. Tek sevindiğim ”Öldü!” diyen yoktu.
Kafayı yedim. Habersiz bırakmak için bir neden yoktu. Ben seni dün tanımadım ki!
Sonra gardiyana rica ettim, ev telefonunu verip;
- “Anasına sor. Sana zahmet olacak. Bir haber getir” diye.
Annen evlenip Almanya’ya yerleştiğini söylemiş ve benim de seni unutmamı tavsiye etmiş. Zaten içeriden çıkacağım da yokmuş. Herkes için böylesi daha hayırlı imiş.
Hayatın durduğu gündü. Ben seni hiç tanımamışım ki!
Saydığım günlerin bir anlamı kalmamıştı. Artık günler geçse de geçmese de fark etmiyordu. Sen olmayınca dışarının içeriden farkı yoktu artık. En ağır cezayı sen vermiştin. Vurgun yemiş yüreğim sana kızmıyordu bile. Haklıydın bir anlamda. Ben seni hiç tanımamışım ki!
Altı yıl sonra devasa demir kapıların önüne koydular elimde valizimle.
- ”Geçmiş olsun, Allah bir daha düşürmesin!” diyordu jandarma.
Kapının önünde ailem, herkes ”Geçmiş olsun!” dedikçe kulaklarımdaki ses beynimi zonklatıyor. Neye geçmiş olsun? Asıl cezam ”dışarıda sensizlik” en büyük hüküm. Herkes ”Nasılsın?” diyor. Ben kendimi tanımıyorum ki!Biraz moral olsun diye, cezaevinden çıktıktan dört ay sonra Amsterdam’a gitmeye karar verdim. Amcam aradı.
- ”Önce Hamburg’a uğra. Bir yüzünü görelim evlat. Buradan geçersin Amsterdam’a” dedi.
Öyle yaptım. Bir temmuz akşamı indim Hamburg’a. Bir hafta amcamda kaldıktan sonra trenle Düsseldorf’a, oradan da aktarma yapıp başka bir trenle Amsterdam’a geçmek üzere Hamburg büyük gara geldim.
ICE denilen hızlı trenleri var. Bilet aldım, bekliyorum. Hamburg başlangıçtan sonra ikinci durak. Tren geldi, ben amcamla vedalaşıp bindim.
Sıralı pulman koltukların dışında karşılıklı oturulan masalı bölümler var. Karşımda bir aile oturuyor. Dikkat etmedim, valizi yerleştirdikten sonra selam verdim ve gözgöze geldik.
O! Burada ve karşımda oturuyor!
Milyarda bir ihtimal. Ama kader, kısmette rastlamak varmış ki amcam yolumu değiştirmeme vesile oldu.Oturdum mu, yığıldım mı bilmiyorum. Kafamı yere eğdim, bakamıyorum da. Adam kucağında çocukla oynarken bir taraftan soruyor,
- Türk müsünüz?
- “Evet, İstanbul’dan” diyorum geçiştirerek.
Bir ara gözlerim ellerine takıldı, titriyordu. Kocasına hissettirmeden titrediğini, çantasından sigara çıkartıp yaktı. Sonra bir kalem çıkarıp, elindeki derginin bulmacasını çözmeye başladı.
Burada otursam mı, kalkıp başka kompartımana mı geçsem, karar veremiyordum ama rahatsız olduğunu gördükçe içim içimi yiyordu. Yol uzun.
Hiç Almanca bilmediğim halde ”Resimlerine bakarım” diye aldığım dergileri serdim masanın üstüne. Okuyor gibi yapıyorum ama huzursuzluk hat safhaya vardı ki, kalkıp başka bir yere oturmaya karar verdim.
- ”Ben ineceğim. Size hayırlı yolculuklar!” diyerek toparlandım.
Valizimi aldım, dergileri topladım, gidiyordum ki,
- ”Beyefendi, beyefendi, derginizi unuttunuz!” diyerek bulmaca çözdüğü dergiyi uzattı.
Gözlerine bakmamak için kafamı kaldırmıyordum. Bakarsam gidemiyeceğimi o da biliyordu. Başını çevirdi uzatırken. Dergiyi alıp yürüdüm. En azından ondan aldığım son hatıraydı.
Nerede indi, nereye gitti, bilmiyorum. Bildiğim tek şey çok acı çektiğim. Düsseldorf’ta aktarma yapıp Amsterdam’a doğru yola çıktım.
Dergileri karıştırıp zaman geçireyim dedim. Üç, dört saatlik yolum vardı daha. İlk elime aldığım bana verdiği dergi oldu. Son sayfasına kadar her şey normaldi. En arka sayfada Almanca bulmaca karelerinin içine sıkıştırılmış Türkçe not:
“Her gece adını sayıklamaktan kurtulmak için, beynim dudaklarımı mühürleyip dişlerimi dilime gardiyan etti. Ama her sabah ağız dolusu kan tükürerek parçalanmış dille uyandım.
Sonra oğlum oldu. Adını koydum. Artık adını söylemek için bir bahanem vardı. Ben seni hiç unutmadım ki!”
|
7 Mart, Cuma , 2008




