Çakıl taşı

 Demir yazmış

Küçük beyaz bir taştı. Kar gibi beyaz bir taş. Bu yaz kumsalda buldum onu.

Ağustos sıcağında, dalgaların tembel tembel sahile gidip geldiği bir sırada, karanın denizle birleştiği çizgide, suyun içinde duruyordu.

Zamanla su ve diğer etkenlerin yardımıyla yassılaşarak, adeta kusursuz sayılacak yuvarlak bir forma kavuşmuştu.

Uzunca bir süre masamda tuttum onu. Ara sıra elime alıp dokunduğumda, köpük köpük dalgaların serinliğini hisseder gibi oluyordum.

Bazen de, sanki sarı yaz sıcağında, iyice durgunlaşan denizin yumuşak sesi geliyordu kulaklarıma. Eğilmiş bir halde, suyun içinden bu taşı alırken aklımda nedense hep o vardı. Elimi içine soktuğum sırada, sakin dalgalarla hareketlenen denizin üstünde, yakıcı Ağustos güneşinin küçük ama şiddetli yansımaları nasıl da gözümü almıştı.

O’nun koyu yeşil ve kahve renk tonlarıyla dolu gözlerindeki parıltı da aynı bu yansımalar gibi diye düşünmüştüm bir yandan.

Işık ve su…

Yaşamın olmadığı karanlık, uçsuz bucaksız bir boşlukta yalnızca bu ikisinin varlığı bile mucizevi bir başlangıç için yetmez mi?

Taşı denizden çıkardığımda, üzerindeki su damlaları hızla akıp gitmiş ve yaz güneşinin sıcak ışınları, kar beyazı yüzeyi hemen kurutmuştu. İşte o zaman taşın bu halini beyaz bir sayfaya benzetmiştim.

Daha sonra, geceyarısı iskelede oturmuş, yıldızların arasından altın sarısı bir nehir gibi akan samanyolunu seyrederken, adını yazmıştım o’nun, bu beyaz çakıl taşının üstüne.

Üşümüştüm. Montumun yakasını iyice kaldırdım. Kış günü geminin arka bölümündeki açık kısım, yaz günleri serin olduğu için tercih edilse de rüzgarlı kış soğuğunda kuşkusuz pek de uygun bir yer değildi. Zaten benden başka da kimse yoktu bu kesimde.

Eğer içeriden beni izleyen birkaç yolcu varsa, ihtimal onlar da: akılsızın teki diye düşünmekteydiler benim için.

Küpeşteye dayanmış biçimde, geride kalan öfkeli köpüklere bakarken, gemiyi takip eden martıların çığlıkları, rüzgarın uğultusuna karışarak tuhaf ve ürkütücü bir melodiye dönüşüyordu.

Yağmur başlamıştı. İri iri damlalar düşüyordu üstüme. Sağ elimde sıkı sıkı tuttuğum, üzerindeki yazı neredeyse silinmeye yüz tutmuş olan karbeyazı taşa son kez baktım. Kimbilir kaçıncı defa, yazmış olduğum ismi tekrarladım içimden.

Tam o sırada büyükçe bir yağmur damlası düştü taşın üstüne. Ve bulutların gerisindeki soğuk kış güneşinin belli belirsiz ışığı, bir an için taşın üzerindeki yağmur damlasında parıldadı. Tıpkı son olarak ayrılırken, o’nun gözlerindeki hüzünlü gülümseme gibiydi ışığın bu gümüş renkli yansıması.

Elimdeki taşın, parmaklarımın arasında kayarak denize düşmesini izledim. Beyaz köpüklerin, çılgın dansı içinde hemen kaybolup gitti.

Onun su yüzeyinin biraz altındaki koyu mavi boşlukta nasıl salınarak derinlere doğru yol aldığını düşledim.

Yukarıdaki yaşamın gürültü ve karmaşasından uzak, sonsuz sessizliğe doğru yavaş yavaş süzüldüğünü düşledim.

Deniz dibindeki çamurlu toprağa gömülü kayaların üzerine tutunup, az da olsa ulaşan güneş ışığı ile büyüyen koyu yeşil yosunların, kırmızı mercanların, kederli bakışları arasından geçerek bulanık toprağa sessizce değmesini düşledim.

Bin yıl sonra tekrar, uzak bir sahilin kumları arasında, dalgalarla sürüklenerek gelen beyaz bir taşın belirmesini düşledim.

Bin yıl sonra aynı taşı, yaz güneşinin kavurucu sıcağı altında yeniden bulmayı düşledim.

Ve bin yıl önce geceyarısı, beyaz bir taş üzerine yazdığım o ismi bin yıl sonra bir gün tekrar okumayı düşledim…

4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 4 kez oylanmis, 5 uzerinden 4.75 Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , , ,


31 Ekim, Çarşamba , 2007

Öneri: (Sponsor)

5 Yorum yapılmış

  1. +2
     
    anafikir

    Çarşamba, Ekim 31st, 2007:

    Detayları öyle etkileyici anlatmışsın ki, o taşın tüm pütürcüklerini hissettim. Aklına sağlık.

  2.  
    A.Y Borke

    Çarşamba, Ekim 31st, 2007:

    yazın,sahiplenilmek için okunduğunda,gerçekten detaylardaki biri hariç özenli ve dikkat edilmiş seçicilik,üzerinde çalışılmış olduğunu belli eden ama duygu anaforları yakalamayı yada burdan başlayarak metne sanatsal bir anlam yüklemeyi de üstlendiği belli bir metin olmuş.Okurken daha ilk cümleden okunma ihtiyacı doğuruyor.Tebrik ederim.
    NOT:biri hariç “karanın denizle birleştiği çizgide, suyun içinde duruyordu.”bu idi.Genel olarak anlatmaya çalıştığından çok ufuk çizgisi algısında kalır,yalnızca bunu değiştirmelisin bu yanlış Birde önerim yolcu vapurunun küpeştesine dayanma ifadeside sanki yerli yerinde durmuyor.Kullanılmaz mı ,kullanılır ama sanki bu kadar keyifli bir metinde semantik bütünlük anlamında nesnel olanı zorlamayı gerektiriyor.Biraz sancılı.

  3. Cumartesi, Aralık 1st, 2007:

    ben de yorumlara katılıyorum.

  4. Cumartesi, Aralık 1st, 2007:

    yanlışlıkla gönderdim, daha söyliyceklerim bitmemişti. :)
    çok etkileyici olmuş gerçekten. ben de nedensiz bi yakınlık duyarım, tuhaf bi sevgi beslerim çakıl taşlarına. küçüklüğümden beri böyle bu, eve getirdiğim taşları annem arkamdan atardı, ben ağlardım. en çok da anlattığın gibi pürüzsüzleşmiş, oval, açık renk olanları severim. daha naif gelirler bana, bir o kadar da yaşlı ve olgun. zevkle okudum.
    ama yazının sonunda çok fazla “düşledim” tekrarı olmuş sanki. akıcılığı eksiltmiş gibi geldi bana. eline sağlık.

  5.  
    locus solus

    Pazartesi, Aralık 31st, 2007:

    Hayalin gerçekle birleştiği o noktada metnin de “düşledim” tekrarları ile bitmesi bence hem metnin sonunun geldiği yönünde okuyucuyu hazırlıyor, hem de “düş” vurgusunu dengeliyor. Sanki her düşledim’le biten cümlenin kendine ait bir sesi var.. Sanki o ses üçüncü ‘düşledim’de adeta haykırdıktan sonra giderek daha alçak sesle söyleniyor.. Ve sanki metin son cümlede bir düş sessizliğinde yitip gidiyor…

Çakıl taşı başlıklı yazıya gelen yorumları takip et veya bu yazı hakkında bahsedenleri gör.

Yorum yap




Senin yorumundan sonraki yorumlar E-postana gelsin mi?


 
Ne çok severiz seni Wordpress