Dalgalar arasında
Yusuf Nihat yazmış
Sıkıntılar arazsında amaçsızca yürüyordu. Kabaran kirli dalgalara baktı. Tiksinti duydu. İkindi güneşi alnını yakıyordu. Alnının terini kolunun tersiyle sildi. Gömleğinin cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Can sıkıcı hava bir an önce dağılmalıydı. O da öyle yapmayı düşünüyordu.
Ayakkabılarını eline alarak çıplak ayaklarla yürüdü. Pantolonunun paçalarını sıvadı. Kıyıya vuran dalgalara doğru yürüyordu. Birkaç çocuk suları şapırdatarak yanından geçti. Az ötede sevgililer kol kola yürüyorlardı.
Kayalıklara yöneldi. Kumsalda bir süre daha yürüdü. İrili ufaklı kayaların ardından bağırmalar geliyordu. Piknik yapan küme küme insanlar göze çarpıyordu. Izgara ve şişlerin dumanları yakınlaştıkça et ve köfte kokuları iştahını kabartıyordu.
Ayakkabısını giydi. Kayalıklara tırmandı. Etrafı iyice görebileceği bir yere oturdu. Sıkıcı havanın kayboluşunu ciğerlerine çektiği temiz ve serin havayla hissetmeye başlamıştı. Kuş bakışı etrafı seyre koyulmuştu.
Martılar alçak uçuş yaptılar. Kayıklar çoğalmaya başlamıştı. Birer ikişer kumsala yaklaşıyorlardı. Balıkçılar ve kayık sefası yapanların bağırtılarını daha da yakından duymaya başlamıştı. Dilinde yarım yamalak bir türkü vardı:
“Gökyüzünde güvercinler uçurtman olsun yavrum
Dikensiz yollarda yürü sana inanıyorum
Gökkuşağı uzak değil, uzak değil bulutlar
Kalbin tarla, sevgin başak olsun umutlar
Aslan oğlum, güzel kızım…”
Ayağa kalktı, aşağıya doğru inmeye başladı. Dumanları tekrar hissetti. Bağırtılar da eksik olmamıştı. Kıyıya vuran suların dalgalarına tekrar daldı. Sonra yine çıplak ayaklarla yürüdü. Parmaklarıyla kumsala yazılar yazdı. Büyük dalgalar bu yazıları bir anda yok ediyordu. O ise tekrar tekrar yazıyordu. Kendince bir meşgale bulmuştu sanki.
Neden sonra kendine seslenenleri duydu. Tatil yapan gençler toplu resim çektirme arzusu içindeydiler. Gençleri denizin masmavi sularıyla buluşturan makinenin deklanşörüne dokundu. Hayat bilmem kaçıncı kez karelenmişti…
Azgın suların homurtuları arasında tekrar gezinmeye başlamıştı. Sessiz ve sakindi bu kez yürüdüğü yerler. Hayatın garip olduğunu düşündü. Bu sessizlik belki de içine dokundu. Gözleri uzaklara uzanmıştı.
Hayatın cıvıltıları yok muydu? Vardı elbet. Vardı ama her insan o cıvıltılar arasında olduğu halde kendini yalnız hissediyordu. O da hayatın sıkıcı yanıyla hemhal oluyordu. Sıkıntılardan kurtulmak istese de…
Kumsaldan uzaklaştı. Asfalt yola yaklaşmıştı. Güneşin yakıcılığı devam ediyordu. Çeşit çeşit ağaçların arasından yola çıkmak üzereydi ki bağırtılar duydu. Seslerin geldiği tarafa yöneldi.
Trafik kazası olmuştu. Koşarak kazanın olduğu yere geldi. Yaralılara yardım etmeye çalışıyordu. Çocukların birkaçında hafif sıyrıklar vardı. Rehber öğretmeninin kollarından kanlar asfalta sızıyordu. Soğukkanlılıkla çocukları teskin ediyordu. Bir yandan da yoldan geçen arabalara bakıyordu.
El kaldırdığı taksinin biri aniden durmuştu. Yaralıyı bindirmişlerdi. Şoför gaza basarken olayı soruyordu. Gördüklerini yutkunarak anlatıyordu. Yaralı kollarının arasındaydı. Öğretmen gömleğinden birkaç düğme açtı. Yaralıyı ferahlatmaya çalışıyordu. Taksici konuşmaya başladı:
- Arkadaş kazalar hiç eksik olmuyor..
- Maalesef öyle. Biraz dikkat edilse ne olacak?.. Ah bu dikkatsizlik!
-Arkadaş, yılların şoförüyüm bu mıntıkada kazalar hiç eksik olmaz. Şu geride bıraktığımız burun var ya… Fakat buraya bir çözüm bulmadılar gitti.
Konuşmalar sürerken hastaneye gelmişlerdi. Ardından da öğrencileri taşıyan otobüs.. Sızlanmalar, yakınmalar ve ağlamalar devam ediyordu.
İçinde sebebini bilmediği sıkıntılarla yürümeye başlamıştı. Can sıkıntısı çekerken demek daha da sıkıcı olaylara şahit olmak varmış gibi bir duygu içinde mırıldanıyordu; “Allah’ım buna da şükür”.
Asfalt yoldan ilerledi yine aşina olduğu yerlere doğru yürüyordu. Boylu boyunca büküle kıvrıla uzanan deniz kenarına bakıyordu. Küçük çocuklar denize doğru koşuyorlardı. Bazı çocuklarda balık tutuyordu.
Yolun diğer kenarında yer yer kayalıklar, maki ile kaplı alanlar, palmiye, kayısı ağaçları, akasyalar ve zakkum ağaçları tabiatın görüntüsüne bir başka güzellik katıyordu. Gökyüzünde bulutlar kaybolmuş, Akdeniz’in yakıcı sıcaklığı insanı bunaltmaya yine de devam ediyordu. Denizin dalgaları da olmasa bu sıcak altında adım atmak herhalde kabil olmayacaktı.
Sigarasını çıkardı. Dilinde bu kez başka bir türkü vardı;
“Denizin dibinde Hatçem demirden evler…”
Gözleri, coştukça coşan ve kıyıları yalayan dalgalardaydı. Her şeyi unutmuş gibiydi.
Hayat buydu galiba…
Sıkıntıların biri biter biri başlardı. Sonrasında sevinçlerle devam ederdi hayat. Bazen sevinç bazen üzüntü, öfke, efkâr… Evet, efkâr üstüne efkârdı.
Yol ayırımından saptı. Turistik bir yere gelmişti. İhtişamıyla bir tapınak görünüyordu. Dört beş üniversite öğrencisi kendi aralarında eğleniyorlardı. Hippi kılıklı biri keman çalıyor, avazları çıktığı kadar şarkı söylüyorlardı.
Başından geçenleri düşündü. Gençleri göz ucuyla şöyle bir süzdü. Başını iki yana salladı ve “Hayat devam ediyor” diye iç geçirdi ve bilet gişesine doğru yürüdü.
|
26 Ocak, Cumartesi , 2008






Çarşamba, Nisan 2nd, 2008:
burdaki dörtlüğün oncesi ve devabı vardı
ninnilerle uyuttun dizinde büyüttün
sanma yarım kalır, senle bitecek bu öyküm