Eylül yaprağıydı Mamak’ta sallanan
baybora yazmış
Soğuk iliklerime işledi. Birazdan başlayacak sabah sporundan önce, sabah fırçasını yiyoruz. Omzu kalabalık rütbeli komutan yeni talimatları sıralıyor.
Burada en rütbesiz ere bile ”komutanım” demek zorundasın. Önünde ”Hazır ol”a durup kafanı gökyüzüne bakacak şekilde kaldırmak zorundasın.
Komutanın yüzüne bakarak cevap vermek ya da manalı bakmak falaka sebebi.. Şu an avluda üç yüz kişi kadar varız herhalde. Bir an kutuplardaki penguen sürülerine benzettim kalabalığı. Tek farkımız biz üşüyoruz. Birbirimize sokulmak gibi bir şansımız da yok.
Yanımda hazır olda dimdik duran Mervan:
- “Reis ayaklarımı hissetmiyorum” dedi kısık bir sesle.
Adanalıydı Mervan, alışık değil Ankara’nın ocak ayı soğuğuna. Geleli iki gün olmuştu.
- “Sık dişini. Birazdan zorunlu sabah sporu başlayınca ısınırsın” dedim.
Spor dediğin de yürüyüş kararı eşliğinde hamaset dolu marşlarla koşu ve kültür-fizik. Cezaevi yönetimi askerlerden oluşunca spor da biraz askeri oluyor.
Mamak Askeri Cezaevi burası. İhtilalden sonra yurdun çeşitli yörelerinden toplanan sağcıların ve solcuların bir arada tutulduğu yer.
Yönetim ”Ya seve seve bir arada olursunuz, ya da biz sevdiririz” diyerek koğuşları karışık yapılandırmıştı. Bazı koğuşlarda üç sağcı beş solcu, bazısında tam tersi. Bazısında sayılar eşitlenmiş.
İlk zamanlar çetin kavgalara sahne oldu bu koğuşlar. Kafalar gözler kırıldı ama sonunda konuşmayı öğrendik.
Mervan:- “Reis bir gün okulda okulun kapısına ‘Muhammed’in piçleri giremez’ diye bir pankart asmışlardı. Kanıma dokundu. Öylece daldık olayların içine. Şimdi buradayım” diyerek özetledi kısaca hikayesini anlatırken.
Bir hafta sonra da koridorların temizlenmediğini iddia eden bir erle atışan Mervan’ı iyi bir falakadan sonra hücreye attılar.
Mervan hücreye giriyor. Hücre dört metre uzunluğunda üç metre eninde. Giriş kısmında duvar yok. Manav gibi sadece önü on beş santim arayla dizilmiş demir parmaklıklarla kapatılmış. Parmaklıkların yarısı aynı zamanda kapı görevi görüyor.
Sağ duvarın dibinde bir ranza, ranzadan sonra geriye kalan boşlukta yer yatağı serilerek üçüncü kişinin sığabileceği bir boşluk. Gündüz hol gece yatak yeri. Holün bitiminde bir tuvalet var ama kapısı yok.
Oturduğun zaman dizlerinin ucu ve kafanın bir bölümünün koridordaki asker tarafından rahatça görünebilmesi için dizayn edilmiş kapısız bir tuvalet. Zavallı çocuklar çıkacak gürültü ve seslerin duyulmaması için musluğu sonuna kadar açarlardı. Ses bir nebze izole edilsin diye.
Koku dersen hak getire. Artık yaşantılarının bir parçası olmuştu.
Hücrede Mervan’dan başka iki solcu arkadaş daha kalıyor. Çocuklardan adı ”Cuma” olan arkadaş;
- ”Yer yatağını birer hafta arayla değişiriz. Sen bir hafta yerde yat, sonra ranzanın üstüne geçersin” diyor.
Mervan bir haftayı doldurduktan sonra tam da Ramazan arifesine rastlayan bir günde ranzanın üstüne yerleşiyor. Tabi bu bir hafta aralarında soğuk rüzgarlar esmiyor değil. Ateşli fikir çatışmaları kavga düzeyine çıkmıyor.
Koğuşlara ve hücrelere günlük gazetelerin sağ ve sol kesime hitap edenleri dağıtılır.
Mervan’ın hücresine iki gazete geliyor o zaman. Sağcılar okusun diye ”Tercüman Gazetesi”, solcular okusun diye ”Milliyet”i verirmişler.
Tercüman Gazetesi’nde Ramazan dolayısıyla her gün tefrika halinde Kuran’dan sureler, ayetler yayınlanıyor.
Ramazan başlamıştır. İlk günü Mervan öğle saatlerinde orucun da verdiği rehavetle ranzaya uzanıyor.
Solcu arkadaşlar da yere gazete serip üstünde öğle yemeklerini yiyorlar. Mervan bir ara kalkıyor bakıyor ki arkadaşlar yemeği yemiş, çöplerini de ayetlerin yazılı olduğu gazeteye sarıp çöpe bırakmışlar.
Mervan solcu arkadaşlara dönüp,
- “Ben bu Allah kelamı yüzünden burada yatıyorum. Bunu yapmanıza bir daha izin vermeyeceğim. Öbür gazetelerin ilavelerine ya da üzerinde ayet olmayan bölümlere sarın çöpünüzü” der.
Onlar da pek sallamaz.
- ”Ne yapacağımızı sana mı soracağız? Elinden geleni ardına koyma” derler.
İkinci gün aynı şeyler öğle yemeğinde cereyan eder. Mervan da,
- ”Siz benim inadıma mı yapıyorsunuz?“ diye ranzanın üstünden aşağı uçar gibi dalar ikisine de.
Ufak tefek ama gözü pek bir çocuktur. Kavganın başlaması ile askerlerin koğuşa dalması bir olur. On dakika sonra koridorda yan yana bir çavuşun önünde ”hazır ol” dadırlar.
Az sonra da Ceberut yüzbaşı gelir. Çavuştan kavganın konusunu öğrendikten sonra Mervan’ın önüne dikilir.
- “Ulan sana mı düştü Allah’ın ayetlerini korumak. Sen kim oluyorsun?” dedikten sonra,
- “Yıkın bunu” diye askerlere talimat verir.
Mervan iyi bir falakadan geçirildikten sonra yüzbaşı solcu arkadaşlara döner,
- “Ulan siz Allah’tan korkmuyor musunuz? Allah adamı anında çarpar. Bak beni de sizi çarpmam için yolladı” dedikten sonra askerlere ”Yıkın bunları da” der.
Sonunda üçünün de pestili çıkmış halde hücreye dönerler. Mervan hem koğuştakilerden hem askerlerden dayak yiyince hızını alamaz.
- “Ulan yarın da bunu yapın görürsünüz” diyerek söylenir.
İkinci gün yine aynı senaryo gerçekleşir ve on beş dakika sonra duvarın önünde yüzbaşının karşısındadırlar.
Yüzbaşı benzer ifadeleri kullandıktan sonra yine falaka faslı yaşanır. Ama bu defa daha ağır hücreye askerler taşırlar. Üçüncü gün gazeteler gelir gelmez solcu arkadaşlar gazeteleri Mervan’a uzatıp
- “Al ne yapacaksan yap, şerrin bizden uzak olsun” derler.
İlerleyen günlerde iyi dost oldular. Solculardan birisi iyi halden koğuşa geçince Cuma ile Mervan dışarı çıktıklarında iyi bir dost olacaklarına inanmışlardı.
Cuma nişanlıydı. Mervan’a baldızını aldırıp onunla bacanak olacaklarını söylüyordu. Artık bir bacanak muhabbeti başlamıştı aralarında. Bir gün ranzayı duvar dibinden ön tarafa parmaklıklara doğru kaydırarak hücreyi yıkarlar. Akşam yatacakları vakit Cuma yukarı Mervan’a seslenir.
- Bacanak uyudun mu?
- Yok uyumadım.
- Düşündüm de bacanak insan oğlu kuş misali. Dün nerede yatıyorduk, bu gün nerede yatıyoruz? Ranzayı bir metre kapı önüne çekmek bile kanat çırptırıyor özgürlüğe.
- ”Uzun süre gülüştük bu espriye” diyordu Mervan.
Sormamıştı Cuma’ya ”Suçun ne?” diye hiç.
Bir gün sabaha karşı gelip hücreden almışlardı Cuma’yı.
- ”Uyku sersemi ne olduğunu anlamadım bile” dedi. ”Bacanak, hoşça kal dediğini duydum. Kulaklarımdaki son sesiydi” dedi Mervan.
Mervan tekrar koğuşa geldiğinde yüz yıldır içerde gibiydi. Ağırlaşmış, durulmuştu. Cuma’yı götürdükleri günden sonra gazete de vermemişler içeriye. Asıldığını nöbet tutan askerden öğrenmiş.
Rahmetlinin dediği gibi, insan oğlu kuş misali.
|
7 Mart, Cuma , 2008




