Keşke
Demir yazmış
Geçenlerde bir rüya gördüm. Üniversitede okuduğum yıllara ait bir rüyaydı. İkinci sınıfta, gri ve soğuk bir kış sabahı çok erken bir saatte, kampus içinde yer alan yurttaki yatağımda uyanmış buldum kendimi.
Diğer üç arkadaşım henüz uyuyordu. İkisi Kimya Mühendisliğinde, biri de İnşaat Mühendisliğinde okuyordu o sıralar. Yurt odası, sabahın alacakaranlığında ürkütücü bir sessizlik içindeydi.
Ranzaların karşısındaki duvar boyunca uzanan ortak çalışma masasının üzerinde; geceden kalmış biri yarım dolu, diğerleri boş dört çay bardağı, bir dilim kurumuş ekmek, kantinden alınmış ve hala kâğıt üzerinde bekleyen sararmış bir parça beyaz peynir, açık bırakılmış iki kitap, rezistanslı yuvarlak bir ısıtıcı ve dört basit sandalye.
Tüm oda, işte bunlardan ibaret görünüyordu. Yataktan yavaşça doğrulup, diğerlerini uyandırmamak için olabildiğince sessiz adımlarla küçük yurt odasının tek penceresine doğru yürüdüm.
Dışarıda inanılmaz güzellikte, iri iri tanelerle kar yağıyordu. Seyretmeye başladım.
Her taraf bembeyazdı. En az on beş-yirmi santimlik bir kalınlığa ulaştığına göre, belli ki bütün gece yağmıştı.
Bu büyülü beyazlık, var olan tüm çizgileri, birbirinden farklı tüm renkleri ve sesleri gizlemiş gibiydi koskoca kampusta. Yol boylarına sıralanmış kestane ağaçları, onların ardında uzanan genç çam koruları, yaprakları dökülmüş; sıra sıra akkavaklar, ince uzun dallarıyla kış uykusundaki iğdeler, yollar, çatılar, her şey beyaz, yumuşacık bir battaniyeye sarınmıştı adeta.
Elle tutulabilir yoğunlukta derin bir huzur, çevredeki tüm detayları usulca örtüvermişti gece boyunca.
Uzakta, Mühendislik Bilimleri Merkez binasının hayalete benzeyen eflatun siluetinin önünden, farları hala yanan, mavi renkli bir servis otobüsünün geçtiğini gördüm. Binanın önündeki yoldan kıvrılarak yokuşu tırmandı.
İşçileri taşıyan ilk servistir herhalde diye düşündüm.
Otobüs, o soğuk Şubat sabahının gri beyazlığı içinde hareket eden, koyu mavi, hüzün dolu bir leke gibi bir an görünüp sonra yine sessizce kaybolmuştu aralıksız yağan karın altında.
Gökyüzü kurşuni renkteydi. Oda buz gibi soğuktu. Sanki tüm sevdiklerimden yüzlerce ışık yılı uzakta ve yapayalnızdım orada. İçim titriyordu.
Pencerenin yarısı buhar olmuş camına, işaret parmağımla eğri bir çizgi çizdim. Tuhaf bir ses çıktı parmağımın cama sürtünmesinden.
Tam o sırada, oda arkadaşlarımdan pencereye yakın konumdaki ranzanın alt yatağında uyumakta olanı, huzursuzca kıpırdanarak uyandı.
Birbirimizi kısa süreliğine, merakla inceledik alacakaranlıkta. Yüzü hiç alışmadığım biçimde tuhaftı.
Çevresinde koyu halkalar oluşmuş, yorgun ve uykulu gözleriyle bakarken, hasta olduğu her haliyle belli olan hırıltılı bir ses tonuyla bana:
- “Ne yapıyorsun orada?” diye sordu.
Bense yanıt vermek yerine, onun durumunu beğenmediğim için endişeyle:
- “Neyin var? Hasta mısın?” diye sordum.
Son derece üzgün bir tonda:
- “Bugünkü sınavım…” dedi ; “Çok kötü geçecek!”
Ben boş gözlerle onu inceleyip, ne dediğini anlamaya çalışırken; onun yüzünde acı dolu, tarifi zor bir ifade vardı.
Sıkıntıyla uyandım. Uzun yıllardan beri haber aldığım biri değildi. Unutmuştum. Belli ki okul sonrası hiç önemsememiştim kendisini. Ama bunca zaman geçmesine rağmen ve neredeyse adını bile hatırlamazken, rüyama girivermişti aniden.
Üç gün sonra, bir dolu araştırmanın ardından zar zor ona ait bir telefon numarası buldum. Aradım.
Üç gün önce çok ciddi bir kalp krizi geçirdiğini öğrendim; tam sabaha karşı.
Yatıyordu, sesinden berbat halde olduğu belliydi; ama kendisini aramamdan ve benden haber almaktan ne denli mutlu olduğunu ifade etmek için çırpınıp duruyordu kısacık görüşmemizde. Ve ben onun mutlu bir ifadeyle gülümsediğini rahatlıkla hissedebiliyordum telefonun diğer ucunda.
Uzun bir süre sayılmasa da aynı odayı paylaşmış olmamıza rağmen, yaşadığımız hayatın pek çok ortak anıyı acımasızca silmesine izin vererek; bunca yıl hatırlamadığım birini o an, aslında ne kadar çok özlediğimi hissettim.
Yıllardır, uyuşturucu rutinlerle örülmüş, maddi ilişkilerin yarattığı korkunç girdabın karşı konulmaz gücünde nasıl eridiğimi düşündüm.
Zamanın nasıl da bu kadar büyük bir hızla akıp gittiğini düşündüm.
Önemsiz pek çok konu için kolayca vakit bulabilirken, en önemli kavramları, insan olmanın en değerli boyutunu oluşturan duyguları nasıl umursamazca görmezden geldiğimi; kendi ruhuma nasıl da yabancılaştığımı, bazı değerleri ne çabuk ve sistematik biçimde yitirdiğimi düşündüm.
Aklımdaki pek çok paha biçilmez anının nasıl sessiz sedasız silindiğini düşündüm.
Daha da acısı: Bazılarının yüzlerini unutmaya başladığımı düşündüm. Bazılarının sesini. Bazılarının gülüşünü.
Bir zamanlar paylaştığımız her şeyi, adeta boz-yap resimlerin tersine bir çözülmeyle parça parça eksilerek dağılması gibi unutuyorum sanki.
Birer birer yok oluyorlar. Yavaş, yavaş. Usul, usul.
Siz de fark etmişsinizdir mutlaka; hep birilerini kaybediyoruz zamanın ölümsü beyazlığındaki sisleri içinde. Bazen ben, o kaybettiklerimden birine veya bir kaçına rastlıyorum, bu özlem hissiyle dolaşırken o siste. Sıkı sıkı sarılıyorum onlara bir daha kaybetmeyeyim diye. Sonra tesadüfen bulduklarım, tekrar kayboluyorlar sorgusuz sualsiz.
Ve hangisine rastlasam orada, ya on dokuz yaşında oluyorlar ya da yirmi, daha fazla değil. Gözlerinde hep uçuk mavi bir parıltı, dudaklarındaysa hep soluk bir gülümsemeyle, sessizce dikilip duruyorlar o ölümsü sisin anlaşılmaz derinliklerinde.
Hepimiz biliyoruz: Bir süre sonra, bu sis içinde kaybolanlar bir daha hiç geri dönmeyecek. Belki çoğumuz birbirine hiç rastlamayacak daha sonraki zamanlarda. Tek tek kayboldukça, birbirimizin rüyalarına gireceğiz belki de.
Hüzünlü bir ürpertiyle özleyeceğiz, parmaklarımız arasında duran eski resimlerde gördüğümüz yüzleri.
Dokunulduğunda yok oluveren hayaletler gibi, unuttuğumuz anılar birer birer canlanmaya başlayacak aklımızın karanlık dehlizlerinde, biz yalnızlığımıza sarınmış halde dolaşırken.
Ve sonra keşke demeye başlayacağız… Tıpkı benim şimdi dediğim gibi.
…
Yine orada, aynı soğuk Şubat sabahında uyanmak için neler vermezdim bir bilseniz.
Keşke… Keşke şimdi, hayat dolu kahkahalarla çınlayan o küçücük yurt odasında, diğerleriyle tekrar birlikte olabilsem.
Keşke yine, içim titreyerek dışarıya baktığım yarıya kadar buğulanmış pencereden, lapa lapa yağan o bembeyaz karı seyretsem.
Keşke yine alabildiğine yalnız hissetsem, aslında hep orada, hep onların arasında bıraktığım kendimi.
Keşke…
|
3 Aralık, Pazartesi , 2007






Pazartesi, Aralık 3rd, 2007:
Sevgili Demir;
Senin gibi güzel,duygusal bir insanın rüyası bile böyle duygu seliyle kaplı.Harika yazmışsın..Rüyanda seninle gezdim,geçmişte kalan detaylara özlemle,pişmanlıkla ve ”keşke”lerle gidip geldim.Eski resimlerindekiler seninle arkadaş olmanın ayrıcalığını hep hissetmişlerdir,eminim ben.
Yaşattığın duyguları senin gibi aktarabilmem mümkün değil.
Ama;
Hani herkes arkadaş,hani oyunlar sürerken,
Hani çerçeveler boş,hani körkütük gençliğimizden,
Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Eskidendi,eskiden,çok eskiden…
Kimse bize ihanet etmemiş,biz kimseyi aldatmamışken,
Hani biz kimseye küsmemiş,
Hani hiç kimse ölmemişken,
Eskidendi,eskiden,çook eskiden…
Pazartesi, Aralık 3rd, 2007:
Demirciğim
Keşkeler olmadan hayat olmuyor.İnsan olduğumuzu,arkadaş olduğumuzu hatırlatan bir yazı. Eski bir deyimle ahde vefa unutulup gidiyor. Sen bu gün bunu hatırlattın.Herkes bu yazıdan sonra unuttuğu bir arkadaşını aramalı bence eline sağlık güzel bir yazı olmuş.
Pazartesi, Aralık 3rd, 2007:
hassasiyetiniz içimi acıttı desem.. hissetmeden yitirilenlerin verdiği belli belirsiz sızı garip zamanlarda çıkıyor ortaya.. bazen “belki de böyle olması gerek.. hayır kuşkusuz böyle olmalı.. herkesi hayatımızda tutamayız” demek bir zaruriyet gibi dikliveriyor ya karşımıza.. bunu bilmenin bile dindiremediği bir sızı işte.. hayatımıza bir şekilde girip çıkmış herkese karşı duyulan sorumluluk duygusu ve yitirilenlerin kalanlar karşısındaki dağ gibi ezici büyüklüğü.. sanırım yitirmek de hayatın baş edilemeyen gereklerinden biri…
Pazartesi, Aralık 3rd, 2007:
Sevildiğim yerlerden sürüldüğüm zaman atlılar gelip
Derimde geceden kalma güneş yanıklarını çiğnediler
Ay amonyak kuyularında kendinden geçmiş dünya kibirli
Uzak akrabalar gelmemden endişeli ve borsalar dingin
Ben yolda bulduğunu bölüşmeye hazır saf
Öylece durup kalemin yanında masum sıramı bekledim
Adım siliniyordu kütüğümden tanıyan çıkmamış her nasılsa.
11.7.07
İstanbul
Çarşamba, Aralık 5th, 2007:
Hayatımıza girip çıkanların hepsi bir kenara, okul yıllarında aynı ev/oda paylaşılmış arkadaşlar daha bir anlamlı oluyor sanırım. Asker arkadaşı gibi oluyorlar. Her türlü çile birlikte çekilince, insanlar arasındaki bağlar da sıkılaşıyor diye düşünüyorum.
Perşembe, Aralık 6th, 2007:
Keşke diyorum ah keşke…Nostalji kol geziyor bir yerlerde)
Cuma, Ağustos 8th, 2008:
keşkesi çokmuydu yaşamın
keşke o ben olsaydım dediğimiz hikayelerin içinde gerçektende yer alsaydık
en azamı inerdi keşkelerimizi
öyle bir keşkem var ki
çucukluğuma dönüp
usulca uyuyakalmak annemin o şefkatli yüreğinde
…