Oğlumuz doktor olacak Havin
baybora yazmış
Çimento torbaları olduğundan iki kat ağır geliyordu. Akşam yorgunluğunun üstüne, bir de Harran’ın sıcağı öyle kavuruyor ki, terden sırılsıklam oldum. Dudaklarım kurudu. “Bir yudum su” diye kıvranırken, sanki beni duymuş gibi
- “Buyur” dedi
Kafamı kaldırdığımda, bir çift siyah göz, gözlerime değdi ki, ne susuzluğum kaldı, ne de yorgunluğum. Tası bir dikişte içtim. Geri uzatırken,
- “Fırat. Ben Fırat” dedim. Utangaç bir gülümsemeyle
- “Benim adım Havin” dedi.
Sonra kaçar gibi uzaklaştı.
Az kazanıyordum. Yaşlı ve hasta anamdan başka kimsem yoktu. Sıvası bile olmayan, kerpiç damın yanına bir göz ahır yaptım. Orada da emektar atım kalıyor. O da kocadı ama daha iyi hayvan alacak üç kuruşu bir araya getiremiyorum.
Kullandığım arabanın lastiklerini bile Urfa’nın sanayisindeki hurdalıktan, köylüm Hüseyin aracılığı ile temin ediyordum.
Kimilerinin at arabacı diye çağırdığı, kimilerinin hamal yerine koyduğu, harama el uzatmadan namusuyla işini yapan, yirmi beş yaşında anasıyla yaşayan biriydim.
Babamı kan davasından Diyarbakır’da vurduklarında beş yaşında olduğumu söylüyor anam. Tek çocuğum. “Seni de alıp, Harran’a babamın yanına geldim” demişti anam. Fakir bir ailenin kızıydı, yaşlandı. Anamdan başka akrabam da kalmadı zaten.
Yirmi beş yaşındaydım ama ne bir kadın kokusu çektim içime doyasıya ne de bir kadın düşledim. Yokluk, fakirlik duygularımı öyle köreltmişti ki “Bu fakirliğe hangi kadın gelir de dayanır” diye sevdalanmayı bile yasaklamıştım kendime. Ta ki o bir çift göze gözlerim değene kadar.
Havin’in babası o gün yaptığı inşaata çimentolarını taşımam için tutmuştu beni. Evin ortanca kızıydı. Orta boylu, zayıf, size güzel gelmeyebilir ama benim için ondan daha güzeli yoktu.
Artık her işe çıkışıma ya da işten dönerken yolumun üstü olamasa bile evlerinin önünden günde en az iki kere geçiyordum. Zamanla onun için oradan geçtiğimi anladı. Gülümsemeler gizli, gizli el sallamalara, işaret diliyle konuşmaya bir müddet sonra dere boyu ya da başka bir tenhada buluşmaya kadar vardı beraberliğimiz.
Babası çok varlıklı bir aileden geliyordu. Durumları çok iyiydi. Kendi çulsuzluğumu düşündükçe “Ne yapacağız” diye soruyordum Havin’e. O benden daha yürekliydi
- “Kaçır beni” dedi bir gün.
İçinden çıkılmaz bir hal almıştı. “Onsuz yaşamaktansa ölürüm” diyordum. Ölümden öte de köy yok.
Bir bohça ile kaçtık. Küçük yerde insanın bulunması zor olmuyor. İki ay saklanabildik. Sonra bir gün babası adamlarıyla evimi basıp Havin’i elimden alıp götürdüler. Karşı koymaya kalktığımda yediğim dayağı bir ben biliyorum, bir de yattığı yerden çaresiz olanları izleyen anam.
Havin’i götürmelerinin ardından iki ay haber alamadım. Bir gün ablası yük taşımak için sıra beklediğim pazar yerinin oraya geldi. Havin’in dört aylık hamile olduğunu, doğurduktan sonra çocuğu bana vereceklerini, sonra da Havin’i kendinden yaşça büyük birine vereceklerini söyledi.
Çaresizlik böyle bir şey olmalı ki aptal, aptal baktım kadının suratına. “Ben sana gene haber veririm” diyerek uzaklaştı yanımdan. Yıkılmıştım. Yapabilecek hiçbir şeyim de yoktu.
Çalışamadım, gelip evde anamla paylaştım acımı. Kadıncağız zaten hasta idi. Bir de bu dertler onu yemeden içmeden de kesti.
Çok sürmedi. İki ay sonra anam vefat etti. Muhtarın, komşuların yardımı ile kaldırdık cenazesini. Islanmış kedi yavrusu gibi hissediyordum kendimi. Yalnız, korkak… Ve üşüyordum.
Aradan beş ey geçti. Havin çoktan doğurmuş olmalıydı. Her gün ablasının yolunu gözlüyordum. Geciktikçe “Bu iyiye işaret” diyordum. “Havin çocuğunu bırakmadı, kocaya da gitmedi” düşüncesi kaplıyordu içimi.
Ama ablası bir gün çıktı geldi. Kadını görünce elim ayağım boşaldı, dizlerim titriyordu. Arabaya hafif yaslanır gibi dayanıp, ayakta durmaya çalışıyordum.
Bir oğlum olmuş. Kırkı da çıkmış. Onu almam için yarın sabah evlerinin yanındaki tarlaya gelmemi söyledi. Çocuk beni sevindirdi ama anasız çocuğu neyleyim.
Karmaşık duygular içinde uykusuz sabahı ettim. “Havin’i de görür müyüm” diye soruyordum bizim emektara arabaya bağlarken, atı arabaya koştum sonra onunla konuşa, konuşa yola düştüm.
Erken gitmişim ki, kimse yoktu tarlanın ortasında. Beklemeye başladım. Yarım saat sonra iki kadın bana doğru kucaklarında bir kundakla geliyordu. Yarab’bim bu Havin’le ablasıydı. Onlara doğru sürdün arabayı.
Yanlarına geldiğimde yere atlamamla Havin’e koşmam bir oldu. Zor yürüyordu. Çökmüş. Ablası çocuğu Havin’in kucağına verdi. Bizden on adım kadar uzaklaştı. Ayakta zor duruyordu. Olduğumuz yere çöktük.
Çok zayıflamış, gözlerindeki ışıltı sönmüş, sanki elli yaşında gibi.
- “Havin, ne olmuş sana” dedim.
- “Fırat…” dedi.
O kadar özlemişim ki, onun dudaklarından adımı duymayı,
- “Havinim” diyebildim.
- “Fazla zamanınız yok. Babam ver çocuğu, gel dedi. Seni son kez göreyim diye çocuğu bahane edip geldim. Yoksa göndermiyordu. Şimdi susta beni dinle” dedi
- “Yukarıdaki Allah’ım şahidim olsun ki senden başka kimseyi sevmedim, sevmeyeceğim de. Çocuğumuza Murat adını koydum ki, biz murat alamadık, o muradına ersin diye. Ona iyi bak, beni öldü bilsin. Eğer başka çocukların olursa, onu ayırt etmesinler. Analık eziyet etmesin. Benim ne olacağım belli değil. Sen de hakkını helal et bana” dedi ve Murat’ı kucağıma verdi.
Ağlamaktan konuşamıyordum.
- “Allah’ıma yemin olsun ki, senden başka kadın girmeyecek hayatıma, sana bakar gibi bakacağım oğlumuza. Sana hakkım helal olsun. sen de helal et” dedikten sonra koluna giren ablasının yardımıyla evlerine doğru ağır, ağır gözden kayboldu.
Ara, ara dönüp baktı giderken. Onlar gözden kaybolana kadar oturup bekledim. Sonra Murat’ı atımla, arabamla tanıştırıp sanki anlayacak gibi söylene, söylene eve geldim.
Eve geldik ve dertler yeni başladı. Çocuk nasıl bakılır, nasıl beslenir bilmiyorum. Murat, Havin’in kopyası gibi. Öyle güzel, öyle yakışıklı olacaktı ki, görenler Havin oğlu diyeceklerdi.
İlk akşam çok ağladı. O da anasından ayrıldığını hissetti. Komşu, komşu gezdirdim ağlamasına çare olsunlar diye. Sağ olsunlar kimi altını değiştirdi, kimi karnını doyurdu, nasıl bakacağımı anlattılar. Sonra da eklediler
- “Gündüz işe giderken ne yapacaksın? Bu çocuğa kim bakacak?”
Hiç at arabası gördünüz mü bilmiyorum. Ön tarafta atların dizginlerini tutup, kontrolü sağlamak için sandık şeklinde bir oturma yeri vardır. Elli santim eninde, bir metre boyunda. O sandığa arabanın parçalarını ya da yiyeceğimi koyardım. Levazım sandığı gibi bir şey.
İşte o sandığı Murat’ı koymak için minderle döşedim. Her sabah işe Murat’la gidiyoruz. Çevre esnaf halimi görüp yardımcı oluyor.
Bazen kum çimento taşırken inşaatta aileler varsa, onlar ben yükü indirene kadar bakıyor. Bazen inşaat işçileri halime acıyıp, taşımayı onlar yapıyor. Murat’a ben bakıyorum.
Havin hiç aklımdan çıkmıyordu. Sonra öğrendim ki, o gün hasta olduğunu benden saklamış. Bizim ince hastalık dediğimiz, tıpta verem denilen derde düşmüş.
Uzak köyden yaşlı bir adama, babası dördüncü karı olarak verince ağlaya, ağlaya gitmiş. Orada da iki ay yaşamış. İki ay sonra ağzından kan boşalarak ölmüş. Ablası,
- “Senden sonra, çocuğu teslim ettiği günden sonra kimseyle konuşmadı” dedi.
Ölene kadar da ağzını bıçak açmamış.
- “Ölürken ikinizin adını sayıkladı” dedi.
Artık burada durmanın bir anlamı yoktu. Her yer anılarla doluyken bu şehirde yaşanmazdı. Ah Havin ah arkandan gelmeyim diye mi bu çocuğu yaptın bilmiyorum.
Dayanamıyorum, bir gün sana kavuşurum hayali beni hayatta tutmuştu. Yoksa bu hayatı yaşar mıydım sensiz.
İki kat yün yatağı, kabı kacağı bir tel dolabı yükleyip arabaya, bir göz odayı sattım üç otuz paraya komşuya. Murat’la düştük Urfa yollarına bir sabah. Urfa’ya ulaştığımızda öğle olmuştu.
Sanayide köylüm Hüseyin’i buldum. Biraz hoşbeşten sonra ona durumu kısaca anlattım. “Artık Urfa’ya yerleşeceğim” dedim. Akşamı Hüseyin’in evinde geçirdik.
Murat aylardan beri ilk defa doğru dürüst bir kadın elinde banyo yaptı. Yenge dört çocuk doğurmuş, tecrübeliydi.
Ertesi günün tatil olmasından da faydalanarak Murat’ı yengeye bırakıp Hüseyin’le şehre çıktık. Hüseyin elimdeki parayla önce atı değiştirmemi, kalanıyla da ev tutmamı söyledi. Dediğini yaptım. Emektar kocamıştı. Urfa büyük şehirdi. İş daha fazlaydı, dayanamazdı. İstemeye, istemeye vedalaştım emektarla. Daha genç, daha sağlıklı bir hayvan aldım.
Şehrin dış mahallelerinden birinde bir göz oda tutup, eşyaları koydum. At için de yandaki boşluğa tahta sandıklardan üstü naylonla kapalı bir ahır yaptım.
Murat annesini ilk sorduğunda 5 yaşındaydı. Ona “Annen cennette” dedim ama o ne cenneti ne de ölmeyi biliyordu.
İlk mektebe yazdırdığımda çok heyecanlıydım. Onu okul önlüğü ile görmek için önce evde prova yaptık. Ne de yakışıklı olmuştu oğlum. Hayatımda lastik ayakkabıdan ve kışları soğuk günlerde giydiğim lastik çizmelerden başka ayakkabım olmamıştı. Murat’ımın ayağındaki iskarpinle bile gurur duyuyordum, o en iyisine layık diye.
Çalışkan bir çocuktu. İmkansızlıklarımın farkındaydı ama bunu hiç yüzüme vurmadı. Okuldan arta kalan zamanlarda hep soluğu yanımda alıyordu. İşe gitmişsem dönüşümü bekliyordu. Bir şeyler yapmak için çabaladığını hissediyordum.
Lisedeyken tatil günlerinde işe kendi çıkıyordu. Kazancıyla eve dönmesinden müthiş mutlu oluyordum. Ona hep namussuyla kazanmasını öğütleyip öğretiyordum.
Lise son sınıftayken veli toplantısında öğretmenleri onun çok iyi bir öğrenci olduğunu ve mutlaka üniversiteyi okuması gerektiğini söylediler.
Artık beni tanıyorlardı. Okuldaki öğretmen olsun müdür olsun durumumu biliyorlardı. Yardımcı da oldular. Murat’a okulda ek dersler vererek onu üniversiteye hazırladılar. Sonunda sınav oldu ve Murat Hacettepe Tıp Fakültesi’ni bayağı bir yüksek puanla kazandı.
Sınav sonucu postadan çıktığında bayram etmiştik. Evde birbirimize sarılıp ağladık.
- “Keşke anan da bu günü görseydi oğlum” dedim.
- “Keşke baba” dedi.
- “Hadi bu akşam yemeği baba oğul dışarıda yiyek” dedim.
Dedim ama cepte de fazla para yok. Aman bir oğlum var, her sene de üniversite kazanmayacak ya, hem ucuz olsun diye çiğ köfteciye gideriz dedim kendi kendime.
Murat ilk defa çiğ köfte yiyordu. Evimize et kurban bayramlarında girdiği için hasret kaldığımız bir tattı.
- “Bu niye bu kadar acı” diye sordu.
- “Yokluktan” dedim anlamadı.
- “Nasıl yani” diye sordu.
- “Rahmetlik anam anlatmıştı oğlum” diye başladım çiğ köftenin hikayesine;
Eskiden varlıklı bir misafir marabanın evine giderken şimdilerdeki gibi pasta falan yok o zaman adam zenginliğine göre bir kilo ya da bir but veya bir koyun alırmış kasaptan.
Günün birinde ağanın biri bir but tarttırıp marabasının evine ziyarete gider evde yokluk diz boyu, tıpkı bizdeki gibi. Ev sahibi ağanın elinden paketi alıp, ağanın yanında tez yemek hazırla diye karısına verir.
Verir vermesine de, evde bir şey olmadığını oda biliyor ama misafirin yanında yokluk konuşulmaz. Kadın dışarı çıkar, bir ete bakar, bir eve. Ne yapacağını bilemez.
Eskiden evlerin önünde dibek taşı olurdu. O taş leğen gibidir. İçinde buğday dövülerek un, bulgur elde edilirdi. Kadın eti dibek taşının içine atıp, tokmakla var gücüyle vurur.
Vurduğu misafirdir. Niye bu eti getirip bizi mahcup ettin diye. Vurduğu kocasıdır. Bu yoklukta bundan ne yemeği yapılır diye. Bir süre sonra et mama gibi olur. Kadın hırsını alamaz, mutfağa gider avuç, avuç isot biberini getirip etin üstüne atar zehir yeyin der gibi.
Sonra her evde olan bulguru da atıp, dibekte döve, döve karıştırır. Sonra onu avuçlarında sıkım yapıp tabağa koyar, misafire götürür.
Şimdilerde zengin sofralarını süslese de yokluğun çaresizliğin yemeğidir. Ondan acıdır evlat.
Yemekten sonra eve dönerken Murat
- “Baba nasıl yapacağız? Bu parasızlıkta nasıl okurum” dedi.
- “Allah büyüktür. Bakarız bir çaresine” dedim.
Ama dediğime kendim de inanmıyordum.
O gece sabaha kadar yatakta döndüm durdum. Sabah Murat kalkmadan çıktım evden. Okul müdürüne gittim.
- “Ne yapacağız, bir yol göster” dedim.
Aldı beni valiye götürdü. Vali bey dinledikten sonra Murat’ım Ankara’da kalacağı yurdu ayarlattı. Kayıt ve okul giderlerini valilikten ödetti. Ankara’da burs alması için de arkadaşlarını devreye soktu.
Ömrüm oldukça bu adamın iyiliklerini unutmayacaktım. Lise müdürü öğretmenleri bile aralarında para toplayıp Murat’a destek oldular.
Sonunda ayrılık günü geldi çattı. Urfa otogarında Murat’ı yolcu ediyorum. Ankara’ya okumaya gidiyor.
Yıllar sonra otogarda Havin’in ablasını gördüm. Şimdi kırk üç yaşındayım ama bembeyaz oldu saçım sakalım. Altmış yaşında gibiyim. Kadın “Zor tanıdım seni” dedi. O da oğlunu askere yolluyormuş. Babası, tüm ailesi oradaydı.
Çocuklar aynı arabada birbirlerini tanımadan arka arkaya oturdular. Herkes el sallarken bir el omzuma değdi. Döndüm, dedesiydi Murat’ın.
- “Havin’in oğlumu” dedi
Arkamı dönüp başımı sallayarak
- “Havin’in oğlu” dedim.
Otobüs gözden kaybolana kadar el salladım. Çok ağır geldi. Göz yaşlarıma hakim olamıyordum artık. Çocuk üzülmesin diye önünde ağlamamıştım.
Arkama döndüğümde Havin’in babası hala orda duruyordu. Ailesinden kimse yoktu yanında. Bellikli herkes gitmiş o kalmış. Bana yaklaşıp,
- “Bir isteğin var mı” dedi,
İçimden Allah belanı versin dedim ama,
- “Evet var” diye cevap verdim.
- “Buyur” dedi
- Bana Havin’in mezarını göster
- “Gel” dedi.
Bindik otomobiline, iki saat yol gittik. Yol boyunca hiç konuşmadık. Evlendiği adamın köyüne defnetmişler. Bir taşı bile yoktu, garip mezarı gibi. Bana mezarı gösterdikten sonra
- “Ben arabadayım, bekliyorum” deyip uzaklaştı.
- “Ben geldim Havin” diyordum. “Ben, Fırat”
Ona Murat’ı anlattım yarım saat. Sonra mezarını temizleyip, toprağını ellerimle kazdım. Sanki havine dokunuyor gibiydim.
Bulduğum bir torbaya toprağı doldurup, babasının yanına döndüm. Adam “Bagaja koyalım” dediyse de sıkı, sıkı tutuyordum kucağımda toprağı.
Urfa’ya kadar hiç konuşmadan torbaya sarılmış vaziyette yolu bitirdim. İnerken adama dönüp yaptığı bu iyilik için minnet duyduğumu söyledim. Artık kızmıyordum. Çünkü o bir zavallıydı gözümde.
Eve girince ilk işim Havin hanımı temiz bir kavanoza koyup, toprak dökülmesin diye ağzını kapattım. Kavanozu baş ucuma koyup, sabaha kadar konuştum Havin’le.
- “Hadi bakalım Havin hanım, işe çıkıyoruz” diye kavanozu kucaklayıp, Murat’ı büyüttüğüm arabadaki sandığa kavanozu koydum o sabah. Yol boyunca ona “Oğlumuz doktor olacak Havin, oğlumuz doktor olacak” diye atın ayak seslerinden ritimler bulup, türküler söylüyordum.
|
7 Mart, Cuma , 2008




