Timuçin ve Merve
anafikir yazmış
Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Bağlı olduğu ilçesini kıskanan, limon sıkıp kaskatı ve parıl parıl yapılmış saçlarıyla vurgun olduğu kızcağızın evinin önünden her yarım saatte bir motosikletle geçtiğinde sevdiğiyle bir bağ kurduğunu hayal eden gençlerin yaşadığı bir yer. Evlerde motosiklet sesi ayrımında ustalaşmış ürkek genç kız kulakları…
Motosiklet gürültüsü ve kızlarının namusundan şikayetçi olan nemrut anne babalar arasında büyüdüm. Benimkiler öyle olmadı neyse ki.
Pek tazecik, pek yakışıklı, hemen kızlar tarafından aldatılıverecek kadar utangaç ve mahcup iki erkek kardeştik biz annemin gözünden bakıldığında ama alelade kasaba gençlerindendik işte, tek meşguliyeti ve eğlencesi gün kararıncaya kadar sokakta, çorapları ayaklarından çıkmak üzereyken bile top diye taşın peşinden koşabilecek kadar mutlu, toz toprak dumanının altında türlü oyunlar oynamaktan hoşlanan mahallenin çocuklarından…
Oyuncaklarımız olmadı bizim. Ama hiç de ihtiyacımız olmadı ki zaten. Oyuncak nedir ki? Ne kadar hüzünlü bir şeydir ufacık çocuk için. Yalnız kalmanın, arkadaşsızlığın emaresi değil midir?
- Al yavrum, al. Al uçağınla oyna. Hiç kıpırdama tamam mı. Bunla güzel güzel oyna. Ben ikinci kattaki Ayten teyzenlere bi’ koşu gidip geliyorum.
Evde tek başına oyuncak denen cansızlara canlı muamelesi yapmak, onlarla konuşmak ne acınasıdır. Oysa ara sokaktaki çocukların bağırışlarının yarısı küfür ve itiş kakış olsa bile mutluluk ve birliktelik korar.
O sokak arasında, her gün başımızdan aşan toz bulutunun yüzümüzde alacalı kirler bırakmasını madalya gibi taşırdık. Kirlenen, yırtılan, sökülen elbiselerimiz de gayet normaldi. Pek tabii sadece biz çocuklar için.
Annelerin hep gizli güçleri olduğuna inanırım. Yerdeyim taştayım oynarken, parmağım iki santim dahacık uzun oluverse Hüseyin’i yakalayıvereceğimi düşündüğüm sırada, bir anda yakamda bitiverir annemin elleri. Sonra kulağımda.
Yakamdan tuttuğu gibi kaldırır beni kadın, Zeyna gibi. Ayaklarım yerden kesiliverir, ters çevrilmiş kaplumbağa gibi debelenmeye başlar ayaklarım. Tüm mahallenin çocuklarına madara olmak da cabası.
Hiç belli etmeden, tozun toprağın, kalabalığın arasından gelip bitiverir. Ben Hüseyin’i yakalayacağım diye koşarken, onun da benim arkamdan koşmuş olduğunu hayal bile edemediğim annem kulağımdan yakalar.
Karınca kolonisi gibidirler anneler. Telepatik iletişim kurabilirler diğerleriyle. Annem benim kulağımı tuttuğu anda, annemin antenlerinden diğer annelere şöyle bir mesaj gidiverir;
- Ne duruyosunuz karılar! Çocukların üstü başı perişan! Herifleriniz gelmeyecek mi tii yakında? Ni beklersiniz öyle? Ocakta yemeğiniz yoktur? Asılacak çamaşırlarınız yoktur? Bi’ de bu çocuğun böyle koşuverirkene, düşüp kafasını gözünü yarsın istersiniz? Karpız gibi yardıktan sonra, bi’ de herife on bin dereden su gettirip laf yetiştirmeye mı kalkacanız?
Sonra, bu iletiyi alan annelerin hepsi birbiri ardına yuvalarından çıkarak, teker teker çocukları kıçına tekme, ensesine sümsükle eve götürürler. O sırada ezan sesi duyulur, tesadüf müdür, alışkanlık mı bilemem?
Ezan çocuklar sümsüklendiği için mi okunmaya başlar yoksa ezan çocuklar sümsüklensin diye mi okunur hiç çözemedim. Sonuçta dayağı yiyoruz ya, pek mi önemli…
Geçen günlerden birinde tüm yukarıda anlattıklarımı bana hatırlatıveren bir şey oldu. Çok üzüldüm. Kendime, şimdiki çocuklara, konuşmalarının temizliğine, büyümüş de küçülmüşlüklerine üzüldüm.
İşim bitmiş ofiste, saat 6 gibi. Her zamanki saat yani. Yapmışım hazırlığımı, özenle beni dünyadan, sokaktan soyutlayan müzik çalarımı yerleştirmişim, önce kulaklıklarını kulağıma, sonra ceketimin cebine.
İniyorum merdivenlerden. Işığı açmak bile gelmiyor içimden. Ne de olsa bir kat daha indim mi sokağın ışıkları aydınlatır önümü…
Elimi apartmanın kapısına attığım sırada, iki küçük çocuk, bizim apartmana doğru yöneldiler, ellerinde kendilerinden büyük çantaları. Yapayalnız, ne bir büyük var başlarında ne de abileri ablaları, akşamın karardığı o saatlerde…
Onları öyle görünce duraksadım birden. Bilmiyorum neden. Duraksayınca, uzandığım kapıyı aralık bırakmış oldum gayri ihtiyari.
- “Aaa… Çok teşekkür ederiz” dedi bir-iki yaş büyük olan, dümdüz, hafif uzun, sarı, parıldayan saçlarıyla. Sonra da imayla ekledi “Değil mi Merve!”
Merve de dünyalar tatlısı gülümsemesiyle;
- “Evet Mert. Çok sağolun” dedi.
Neresinden tutacağımı bilemedim. Öğretilmiş nezaketiyle içinizi yapay yapay ısıtan çocuklardan mı başlasam düşünmeye yoksa abisine Mert diyen bir kız kardeşten mi?
Öyle hoşuma gitti ki, bu yapay nezaket. Hele bu küçücük çocuklardan gelmiş oluvermesi, beni resmen eritti. Aylardan beri içime böyle saf bir güzellik akmamıştı. Üzüldüm kendime. Üzüldüm samimiyetsiz, nezaketsiz dünyaya, yaşamıma.
Yetiştirilmiş, bakımlı, özenli çiçeklere benzeyen bu nazekat cimcimesi çocukları görünce kendimi bizim evin ara sokağında gördüm.
Üstüm başım pis, bizim Fatih’in bilyelerini ütmeye çalışıyorum birazcık hile-hurda sosuyla. Babaannem bizim evin kapısından çıkıyor. Elinde terleyen sırtıma sokmak üzere yanına aldığı oyalı, dantelli mendili. Gözünde, burnundan düşmek üzere olan şişe dibi camlı gözlükleri.
Babam sokağın sonundaki ana caddenin köşesinden traktörümüzle girdi. Arkasındaki romörkte pamuk toplamaktan gelen amelelerimiz var. Annem de aynı romörkte. Ölüp, bitmiş. Sabah soğuğunu yememek için 4 kat çorap giydiği ayaklarını, yorgunluğunun verdiği cesaretle romörkün yan kapaklarından birinin üzerine koymuş, ayaklarına çökmüş kanlarını midesine ittiriyor. Babamın arkaya bakıverdiğini görse hemen ayaklarını indirebilecek kadar da tetikte.
Kafam karıştı. Nerden bakacağımı bilemedim hayata. Çarptı bu üç-beş saniyelik “kazara” kapı açma hadisesi. Kendime, kendi çocukluğuma baktım. Sonra iki kat üstteki ofisime baktım. Sonra da arkamı dönüp, kapı açtığım çocuklara.
Kirli, tozlu çocukluğumdan ofisime uzanan basamaklar gördüm. Sonra Mert ve Merve’nin 15 yıl sonraki haline benzeyeceğini düşündüğüm Timuçin ve Banu aklıma geldi. Üçüncü katta kalıyorlar. Biraz sonra her ikisi de babalarına dersten yeni çıktıkları konusunda yalan söyleyip eğlenmeye gidecekler. Bugün cuma ya… Dans, dans!
Her ikisi de babalarını çok seviyorlar. Anneleri biraz nemrut. Eski kafalı onlara göre. Babası çocuklarının bir dediğini iki etmiyor. Ama saygıda kusur ettiklerinde de gözlerinin yaşlarına bakmıyor.
Babaları çocuklarının geleceğinden emin. Onlara hayatlarını kurmuş. Okullar, arabalar, kalınacak evler, evlenilecek kişiler çoktan belirlenmiş. Anne tam tersi, korkuyor. “Bomboş” diyor Timuçin’e. “Aptal” diyor Banu’ya.
- “Bilmiyorlar bu çocuklar hayatı daha kuzum. Maazallah hayat bir çarptı mı kalkamazlar bunlar bu hazıra alışkanlıkla” diyor sigarasını hırsla söndürürken, Gülsen hanıma.
İşin çetrefilli tarafı ne biliyor musun? Ben Mert ve Merve gibi çocuklarım olsun istiyorum. Ama diğer yandan da küçülüp sokak arasına geri dönmek istiyorum. Büyümek, hayatı çözmeye çalışmak istemiyorum.
Bir yere varmayan sorumluluk üstlenmelerine hazır değilim ya da ihtiyacım yok diyelim. Ayrıca bu kadar akıllı olmak da istemiyorum. Hayattaki her adımımı satranç hamlesi kadar detaylı düşünmek istemiyorum.
Kendimi akıllı zannedip, aldığım kararlar sonucu vardığım sonuçlara üzülmek istemiyorum. İnsan hayatı satranç titizliğinde oynayıp, oyunu kaybettiğinde daha bir perişan oluyor. Halbuki bıraksam kendi haline, Timuçin olsam biraz, kızım Merve gibi olsa? Acaba? Aptalca mı konuşuyorum?
Kaybettiklerimiz, kaybetmemeye uğraştığımız oranda acıtıyor…
|
16 Şubat, Cumartesi , 2008





Cumartesi, Şubat 16th, 2008:
Doğrusu böyle bir yazı okuyup sonunda sorularla karşılaşınca cevaplamadan duramıyor insan.
”Akıllı olmak” ile ”kendini akıllı zannetmek” arasında elbette ki fark çoktur.
Akıllı olduğumuzu düşünüp gayet kendimizden emin ve hiç ödün vermeden birtakım kararlar alıyorsak,lakin sonuçları bizi acıtıyorsa,yani yazıda belirtildiği gibi bu titizliğe rağmen oyun kaybediliyorsa, perişan olunur.Kaçınılmazdır,doğru tespit.Özetle:
ALDIĞIMIZ KARARLARIN DOĞRULUĞUNU SONUÇLARI GÖSTERİR.
Burada ”aptalca bir konuşma” değil,okuyucuya hiç çekinmeden aktarılan bir iç hesaplaşma var.Hepimiz bu tür hatalara zaman zaman düşüyoruz.Bence hayatı akışına bırakmalı,satranç titizliğinde falan oynanmamalı.Çünkü her seferinde oyunun karşı tarafında aynı titizliği gösteren bir rakip,daha doğrusu bir ”muhatap” bulmamız mümkün değil.
Pazartesi, Şubat 18th, 2008:
Çocukluğum,hayatımın en masum anları bir daha asla o masumluğa erişemeyecek olmak insanı hüzenlendiriyor gerçekten.Diğer taraftan bu günün çocuklarına bakıyorum aslına akarsan hepsi kendi içlerinde çok şanssızlar.Yazını okurken hep kendi oğlumu düşündüm.Şu karda kışta kapı dışarı çıkamadan ve kendi yaşıtı bir arkadaşı olmadan evde kendince birşeyler yapıp oyalanmaya çalışıyor yavrucuğum.Haline içim acıyor çoğu zaman çocuk oyuna doymak bilemeyen bir zamanın içinde ama onunla çocuk gibi oynayabilecek sadece youn oynayacak biri yok yanında.Keşke herşey o eski saflıkda,güzellikde kalsaydı.Oğlumu bu taş duvarlar arasında değilde sokakta güvenle oynabileceğini bilerek bende diğer çocuklarla birlikte sokakta koşuşturmasına izin verebilseydim.
Anafikir gene güzel bir yazı ve düşündürücü bir yazı.İtiraf etmeliyim ki kolum kanadım kırıldı bir anda.Neyse eline sağlık.